Merhaba.Bu site, film seçiminizi kolaylaştırmak amacıyla kurulmuştur.
Filmler 'Çıkış Tarihi Azalan' göre sıralanmaktadır. Yandaki Büyüteç simgesine tıklayarak değiştirebilirsiniz.

  • "benim anlamadığım biz neden gururlanıyoruz. adam ülkemize değil ülkesine kazandırdı. sen sanatçına sahip çıkma elin almanı sahip çıksın, sonra biz gururlanalım öyle mi!(bkz: mustang)"
  • "izledigim en sert ve en dogru tepkiyi veren unlulerden. yonetmenligi disinda insanligi da epey ust duzeymis."
  • "türk medyasına utanın lan utanın diye ayar vermiş yönetmen."

Fatih Akin

Fatih Akin (7,20) Filmleri / Hepsi (20)

Sayfa 1 / 1 (20 )FirstPrev1NextLast v
x
AraTemizle
Tip grid:Not filtered
Puan grid:Not filtered
Puanlayan grid:Not filtered
Yapım Yılı grid:Not filtered
Tür grid:Not filtered
Süre grid:Not filtered
Tarih grid:Not filtered
Yönetmen grid:Not filtered
Senarist grid:Not filtered
Başrol grid:Not filtered
Aus dem Nichts
Puan:
7,1
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Paramparça
Tarih:23 Kasım, 2017
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Diane Kruger
Von Caligari zu Hitler: Das deutsche Kino im Zeitalter der Massen
Puan:
7,3
Puanlayan:
550
Tür:
Yerel Ad:Caligarista Hitleriin. Saksalainen elokuva massojen aikakaudella
Tarih:28 Mayıs, 2015
Yönetmen: Rüdiger Suchsland
Senarist: Siegfried Kracauer
Başrol: Siegfried Kracauer
The Cut
Puan:
6,3
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Kesik
Tarih:16 Ekim, 2014
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Tahar Rahim
Circus Halligalli (Dizi)
Puan:
6,6
Puanlayan:
912
Tür:
Yerel Ad: 
Tarih:25 Şubat, 2013
Yönetmen: Johannes Spiecker
Senarist: Beatsteaks
Başrol: Klaas Heufer-Umlauf
Müll im Garten Eden
Puan:
6,5
Puanlayan:
300
Tür:
Yerel Ad:Cennetteki Çöplük
Tarih:05 Ekim, 2012
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist:
Başrol: Mayor Hüseyin Alioglu
Soul Kitchen
Puan:
7,3
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Aska ruhunu kat
Tarih:17 Aralık, 2009
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Adam Bousdoukos
New York, I Love You
Puan:
6,3
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Seni Seviyorum New York
Tarih:16 Ekim, 2009
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Hu Hong
Başrol: Hayden Christensen
Auf der anderen Seite
Puan:
7,8
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Yasamin kiyisinda
Tarih:27 Eylül, 2007
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Baki Davrak
Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul
Puan:
7,9
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Istanbul hatirasi - Köprüyü geçmek
Tarih:27 Mayıs, 2005
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Alexander Hacke
Kebab Connection
Puan:
6,7
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Filiera Kebab
Tarih:21 Nisan, 2005
Yönetmen: Anno Saul
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Emanuel Bettencourt
Visions of Europe
Puan:
5,8
Puanlayan:
780
Tür:
Yerel Ad:Su Avrupa dedikleri
Tarih:01 Mayıs, 2004
Yönetmen: Aki Kaurismäki
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Johanna Troell
Gegen die Wand
Puan:
7,9
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Duvara karsi
Tarih:11 Mart, 2004
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Birol Ünel
Denk ich an Deutschland - Wir haben vergessen zurückzukehren
Puan:
7,5
Puanlayan:
110
Tür:
Yerel Ad:Al pensar en Alemania: Nos olvidamos de regresar
Tarih:10 Temmuz, 2003
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist:
Başrol: Fatih Akin
Solino
Puan:
7,4
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad: 
Tarih:07 Kasım, 2002
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Ruth Toma
Başrol: Christian Tasche
Durch die Nacht mit... (Dizi)
Puan:
8,0
Puanlayan:
178
Tür:
Yerel Ad:Au coeur de la nuit
Tarih:10 Mayıs, 2002
Yönetmen: Hasko Baumann
Senarist: Hans-Günther Brüske
Başrol: Christoph Schlingensief
Das Experiment
Puan:
7,7
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Deney
Tarih:08 Mart, 2001
Yönetmen: Oliver Hirschbiegel
Senarist: Mario Giordano
Başrol: Moritz Bleibtreu
Im Juli
Puan:
7,8
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Temmuz'da
Tarih:24 Ağustos, 2000
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Moritz Bleibtreu
TV total (Dizi)
Puan:
6,6
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:??? ??
Tarih:08 Mart, 1999
Yönetmen: Claude von Reibnitz
Senarist: Simon Hauschild
Başrol: Stefan Raab
Kurz und schmerzlos
Puan:
7,4
Puanlayan:
Tür:
Yerel Ad:Kisa ve acisiz
Tarih:15 Ekim, 1998
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Mehmet Kurtulus
Getürkt
Puan:
7,3
Puanlayan:
286
Tür:
Yerel Ad:Weed
Tarih:07 Kasım, 1997
Yönetmen: Fatih Akin
Senarist: Fatih Akin
Başrol: Cem Akin
Kayıt Sayısı 20
Sayfa 1 / 1 (20 )FirstPrev1NextLast v
Show filter builder dialogFiltre Yarat 


  • comment image

    dün gece teke tek e konuk olmuş kişi. fatih altaylı ve fatih akın ın sohbeti gayet eğlenceli bir sohbetti. birçok şeyden bahsettiler, gurbet kavramının üstünde fazlasıyla durdular.
    programdan özet geçecek olursam;

    -crossing the bridge the sound of istanbul: fatih akın bu film konusunda çok heyecanlı. sürekli içine en çok sinen filminin bu olduğundan bahsetti. ilk gösterimi cannes film festivalinde yapılacakmış. aslında filmin yarışmasını da istemiş lakin bunun bir belgesel olduğunu düşünerek filmin kazanmasına çok şans vermemiş. filmin özel gösterimi yapılacak ve fatih akın 'daha fazla kişiye ulaşabilmek' amacını bu şekilde gerçekleştirebilecek. (zaten artık 'cannes jürisi' olmuş bi yönetmen olarak filminin cannesda yarışması ihtimali de ortadan kalktı. bence iyi ki zamanında yarışma için aday olmamış, cannes jüriliği çok daha güzel bir tecrübe.)
    filmin istanbulda gösterime giriş tarihi ise 27 mayıs 2005. haziranın sonuna kadar vizyonda kalabileceğini düşünüyor (1 ay çok aaaz!)
    bu belgeselde onun istanbul sevgisini görebilecekmişiz.
    bide son zamanlarda sürekli giydiği 'istanbul hatırası' t-shirtünü bu programda da üzerinden çıkarmamış. bu film için ciddi bi beklentisi olduğu belli.

    -türkiyeden beğendiği oyuncular: çok fazlaymış. burdaki oyuncuların kırmızı halı için değil 'sanat' için oynadığını belirtti. hatırladığım kadarıyla (yanlışlık olabilir) saydığı isimler arasında yelda reynaud, nejat işler, güven kıraç, şener şen vardı.

    -gurbetçilik, almanya üzerine: ona göre almanlar başarılı türkleri alman olarak gören, kendi halinde olanları dışlayan bir millet. bunu gegen die wanddan sonra daha iyi anlamış. çift pasaport almasına karşı çıkanları 'onların bir arabası var, benim iki. beni kıskanıyolar' şeklinde özetledi. tabi bu sadece bir genelleme, herkes için kötü düşünceleri mevcut değil.

    -yönetmenliğe başlaması: fatih akın oyunculuk kökenli bi yönetmen ama oyunculuğu pek sevememiş. almanyada tv dizilerinde oynarken senaryolar yazmaya başlamış, amacı da yazdığı senaryoların başrolünü üstlenmekmiş. bu sırada askere gitmemek için* sanat okuluna girince işler planladığı gibi gitmemiş ve kendini kamera arkasında, yönetmen olarak bulmuş.

    -para: parayla ilgili 'e isterim tabi bahçemde havuzum olsun, çoluk çocuk çırpınsınlar falan filan. yani para verirlerse alırım ama borcum olmasın, kiramı ödiyim bana yeter' şeklinde şirin açıklamalar yaptı. ayrıca bu borç olayı fatih altaylıyı şaşırtan bir o kadar da güldüren bi konuşma oldu.

    -kebab connection: ısrarla bu filmin bi fatih akın filmi olmadığı tekrarladı durdu. 'filmimin arkasındayım ama..' dediyse de bu filmi kendi tarzıyla bağdaştıramadığı, kebab connectionun senaristlerinden biri olarak hatırlanmak istemediği belliydi. sebebi de uzun süre önce (kendisine göre gençken) yazmış olduğu ve o zamandan beri biçok şeyin değişmiş olması. ona kalsa bu filmi hiç çekmezmiş ama ısrar edilince 'e alın çekin' demiş. dolabında kebab connection gibi (yani yazdığı fakat beğenmediği) yüzlerce senaryo varmış. (o dolap bi cennet olmalı..) o senaryolardan bazılarını tamamlayıp izlenebilir hale (gegen die wand) dönüştürüyomuş.
    zaten bu filmle ilgili 'kebab connection benim değil, istanbul hatırası benim filmim. bu böyle bilinsin' sözleri açık ve netti.

    -türkçesi: en çok kullandığı kelimeler 'falan filan' oldu. her lafın sonuna 'işte falan filan..' kalıbını mutlaka sıkıştırdı. yinede türkçesi hiç de kötü değil, son yıllarda türkçe kitaplar okuyomuş. 'çok kitap okuyorum ya entel miyim neyim?' demesiyle de bu konuya son noktayı koymuştur.

    bu arada 'özet geçiyim' dedim ama sanki (!) pek özet gibi olmadı..


    (senzafine - 6 Mayıs 2005 23:38)

  • comment image

    yaşamın kıyısında filmiyle, son belgeseliyle daha ne kadar sahip çıkabilir ülkesine dediğim, sahip çıkmasına gerek bile olmayan 'alman ferdi' deha yönetmen.filmi izlemeden eleştiren cahil tipler var lan. istediğini çeker. istediğini yapar. sizlere bok yemek düşer. nokta.


    (vandenbudenmayer - 1 Eylül 2014 20:24)

  • comment image

    türkiye'nin siyasi anlayışına ters düşen sanatçılar, edebiyatçılar uluslararası alanlarda başarılı olduğunda nedense türkiye'nin düşmanı oldukları için ödülleri alıyorlar diye saçma bir algı var ortadoğulularda. gerekli entellektüel birikime sahip oldukları için türkiye'yi eleştirdiklerini ve bu birikimden dolayı da başarılı olduklarını farketmelisiniz artık.


    (jispace - 8 Ocak 2018 12:45)

  • comment image

    benim anlamadığım biz neden gururlanıyoruz. adam ülkemize değil ülkesine kazandırdı. sen sanatçına sahip çıkma elin almanı sahip çıksın, sonra biz gururlanalım öyle mi!

    (bkz: mustang)


    (gayim ama para bende - 8 Ocak 2018 10:01)

  • comment image

    1996 yilinda ankara uluslararasi kisa film festivalinde daha gencecik korpecik bir yonetmenken, kisa filmiyle odule layik goruldu. bu odulu aldiktan sonra ntv de bi ropartaji cikti ki ropartajdaki su diyalog daha ta o zaman bu samimi ve icten yonetmenin gonlumde taht kurmasini sagladi.

    ntv muhabiri: peki fatih bu odulu aldin ileriye donuk planlarin nelerdir?

    fatih akin:(cat pat turkcesiyle) abi ben simdi kisa filmler cekiyom, buyuyunce insallah uzun metrajli filmler cekicem.

    buyudu ve yapti da..


    (nguenpo - 29 Mayıs 2004 13:58)

  • comment image

    tepkisel bir adamdır herşeyden önce. bir kaç iş kotarıp, ödül alıp, şöhret olan diğer binlercesi gibi bir takım uzuvları birbirine denk oturmaktansa, kendi ülkesi için bir şeyler yapmaya çabalamaktadır. sadece bu yönüyle bile taktir edilesidir.

    trabzon'un çamburnu beldesi'ndeki güzelim çam ağaçları kesilip bildiğimiz çöplük yapılacakmış, akıl almaz bir şekilde. bu adam da kalkmış gelmiş buralara, rastalı saçları, siyah tişörtüyle karışmış çamburnu halkının arasına, almış eline kocaman bir pankart, diyor ki; ''çamburnu'ndan başka çöplük yapacak yer göster desinler, komite kurayım, yer göstereyim. para bul desinler, bulayım. burayı çöplük yaparlarsa, bir belgesel çekerim, tüm dünyaya gösteririm. bu benim intikamım olur.'' ben de diyorum ki; ''helal olsun.''


    (mavikedi - 3 Eylül 2006 15:44)

  • comment image

    kendi deyimiyle “alman film yapımcısı”. amme hizmeti niyetine 3 eylül 2007 tarihli frankfurter allgemeine zeitung’da çıkan röportajı türkçeye çevirdim. prusya’nın hastasıyım, artikellerin ustasıyım diyorsanız, sizi şöyle alalım:

    http://www.faz.net/…ommon~scontent.html?rss_aktuell

    uyarı: aşağıdaki çeviri, akın’ın son filmi "auf der anderen seite"ye ilişkin yüksek oranda spoiler içermektedir.

    “auf der anderen seite” “gegen die wand” ile karşılaştırıldığında daha büyük bir panorama tasarımına sahip, film bölümlenerek anlatılan bir kütle tarzında. gene de, çekirdek benzeri bir şey, her şeyi başlatan bir figür var mı?
    aynı zamanda birçok şey var. bir çekirdek ya da bir merkez yok. “gegen die wand” bir taslak olarak kucağıma düştü. buradaysa aslında her şey belirsizlikten doğdu: “gegen die wand”dan, onca ödülden sonra doğru film hangisi? şimdiye değin, daha bir film çekerken, bir sonrasında ne yapacağımı biliyordum. ama bu kez öyle olmadı. hanna schygulla ile berlinale’den hemen sonra tanıştım. onunla birlikte çalışma arzusundaydım. fakat bu yalnızca bir yapı taşıydı. aynısı, birçok yılmaz güney filminde oynamış tuncel kurtiz için de geçerli. ama ikisi bir araya nasıl gelecekti.
    o esnada costa gavras’ın “missing”indeki gibi bir şey yapma düşüncesi oluştu. bu fikir “crossing the bridge’i çekerken aklıma girdi. araştırmalar sırasında karşıma ayten gibi bir genç kadın, bir politik eylemci çıktı. bunu ilginç buldum. hanna schygulla da jack lemmon’ın “missing”de oğlunu kaybetmesi gibi kızını kaybedebilirdi, orada da havaalanına gelen bir tabut görüntüsü var. aklımdan geçen siyasi boyutu olan bir gerilimdi. böyle başlandı ve bundan felsefi bir episod filmi oluştu.

    bu altı karakterden size özellikle yakın olanı var mı?
    tabii ki ayten gibi birini ellili yaşların sonunda olan bir alman annesinden daha iyi tanıyorum, ama bu filmde büyüleyici olan, kendi ruhumu, kendi düşüncelerimi, duygularımı, ellili yaşların sonunda olan bir burjuva kadını da dahil olmak üzere altı karakterin hepsine yansıtabilmem. hikayenin tümü altı kişilik bir bayrak yarışı gibi, her biri bayrağı, yani öyküyü devrediyor, sıra bir sonrakine geçiyor, diğerleri geri plana çekiliyorlar.

    bu filmde türkiye ile almanya arasında karşılıklı hareket de dahil olmak üzere kendi deneyimlerinizden, kendi mizacınızdan bir çok şeyin saklı olduğu duygusuna kapıldım?
    söz konusu olan, hareket, bu ilk not aldığım sözcüklerden biriydi, hareket ve genişlik. şu sıralar istanbul’da bir seminer düzenliyorum, konusu sanat ve kimlik ve yapacağım konuşmayı “identity in motion” olarak adlandırdım. bu, aynı zamanda, sürekli devinim durumunda olan kendi kimliğim. her iki yönde de gidiyor, bunu “crossing the bridge”i çekerken fark ettim. ben yalnızca tek bir yöne hareket edemiyorum, boğaziçi’ndeki köprü gibi bir o tarafa bir bu tarafa hareket edebiliyorum. filmin ilk görüşü zaten ters yöne hareket. kameraman, antonioni’nin yaptığını yapmamız gerektiğini söyledi. büfeden benzin istasyonuna doğru akıyoruz ve kahramanı taşıyan araba kamera hareketinin ters yönünde görüntüye giriyor. bu filmin tümünde devam ediyor.
    bunun benle ne ilgisi olduğunu söylemek zor, ama benle bir ilgisi var. benim gibi alman – türk boşluğunda hareket edilirse, ben de sürekli bir oraya bir buraya uçuyorum, şey demek çok basit kaçardı: köklerimi arıyorum ve bu esnada daha da doğuya yöneliyorum. daha karışık. türkiye - almanya ilişkisi özümsenirse, bunun amerika - meksika ilişkisi gibi bir derece değiş tokuş edilebilir olduğu kavranıyor. kavranan şey beyaz saray’ın duyurduğu kültürler savaşı. bir oraya, bir buraya hareket edilirse bu anlaşılıyor. bu yüzden kimlik de hareket halinde.

    türkiye’deyken yabancılık duygusu da hissediyor musunuz?
    yaptığım her filmde türkiye’yi daha iyi tanıma olanağı buldum. özellikle de film şimdi olduğu gibi türk oyuncular ve türk parasıyla çevriliyorsa. aslında bunu katıksız bir türk yapımı izlemeliydi. türkiye benim anne babamın memleketi, önceleri benim için bir tatil ülkesiydi, ama türkiye’de çalışılırsa, ülkenin bir parçası olunuyor. en azından istanbul şehrinde, orada kentsel bir aidiyet duygusu var. ve büyükbabam, benim tüm genetik havuzum filmin sona erdiği köy kaynaklı. orada insanların yüzüne baktığımda, kendi fizyonomimi görüyorum. delice bir şey bu, bu insanların çoğuyla elli göbekten akrabayım. o bakımdan kendimi yabancı hissetmiyorum.
    siyasete gelirsek: almanya’da okula gitmiş olmak, sekizinci sınıfta üçüncü imparatorluk hakkında bir şeyler öğrenmiş olmak ve faşist olmanın doğru olmadığını bilmek harika. sonra da türkiye’deki hala birinci dünya savaşı’na takılıp kalmış şovenist tarih kitaplarına bakıyorsun. türkiye’de hala üstünden neredeyse yüz yıl geçmiş savaşlara takılıp kalınmış. kendi biyografimle türkiye’de doğru olmadığını bulduğum şeylere bakıyorum ve çıktığı yuvayı pisleten biri durumuna düşme tehlikesine karşın eleştirmeye başlıyorum. bu ülke karşısında hissettiğim bir sorumluluk var. yani bana yabancı değil.

    nasıl bir sorumluluk bu?
    yugoslavya’da olanlar türkiye’de olursa yüreğim dağlanır.

    bu gerçekçi mi?
    şimdi yeni hükümetle, bakmak lazım, ordunun nasıl davranacağı bilinmiyor. ama abdullah gül’ün cumhurbaşkanı olmasıyla belki tehlikenin önüne geçildi. ama türkiye’de bir kürt sorunu var, azınlıklarla hiç çözülmemiş bir ilişki var ve bu çözülmediği sürece, aşırı milliyetçiliğe olan eğilim var oldukça, bu tehlike de mevcut olacak. yugoslavya’da, vahşi barış yılları denilen doksanlı yıllarda, avrupa’nın göbeğinde cereyan eden, niye türkiye’de olmasın? kürtlerle kürt olmayanlar arasında, müslümanlarla laikler arasında? sınır da artık dindar köylülerle laik kentliler arasından geçmiyor. ellili yıllardan bu yana istanbul’un 20 milyonluk bir metropol olmasına yol açan köyden kente göç var. bu kuvvetler de kentli kuvvetler oldular.

    kemalizm’in zayıflamasından, laik güçlerin daha da geri plana itilmesinden korkuyor musunuz?
    gerici kuvveti islamcılıkta değil kemalizm’de görüyorum. türkiye’deki islamcılık beni korkutmuyor.

    niye peki?
    devleti kuran atatürk bir askerdi ve bir pasifist olarak daha bu noktada biraz kuşkucuyum. ve atatürk ordunun ülkeyi iç ve dış düşmanlardan, özellikle de iç düşmanlardan koruması gerektiği düşüncesine sahipti. askerler en kabarık maaşları alıyorlar. burada söz konusu olan iktidar mücadelesi, eski elitler iktidarlarını kaybetmek istemiyorlar. ve retorik hep aynı, 1918 döneminden kalma bir düşünce ürünü. ama biz küreselleşme dönemindeyiz, 2007 yılındayız, bu tutumla hayatta kalınmaz.

    filmlerinizi türkiye’de nasıl buluyorlar?
    büyük sanat dergileri yaptıklarıma değer veriyor. bulvar basını filmlerimi değil, sadece cannes’da ya da berlin’de kırmızı halılar üzerinde yürüyen biri olarak beni tanıyorlar. ben yurtdışındaki başarılarıyla türklerin kendine değer verme duygusunu yükselten popüler bir figürüm. bu hoşuma gitmiyor. sürekli kare bulmacalarda ortaya çıkmak istemiyorum.

    kare bulmacalarda ne soruyorlar ki?
    işte bir fotoğraf var ve altında yazan: kim bu? türkiye’de ‘kim milyoner olacak’ gibisinden bir program var, orada da sordukları: ‘2003’te altın ayı’yı kazanan türk yönetmen kimdir?’ şahsım tanınıyor, ama filmlerim değil. ‘crossing the bridge’i 30.000 kişi izledi., ‘gegen die wand’ı 280.000. bu sayılar alman izleyici sayılarıyla karşılaştırılabilir.

    sizi çok mu batılı buluyorlar?
    hayır, hiç değil. beni 1984’de ölen yönetmen yılmaz güney’le karşılaştırıyorlar. ama bu karşılaştırma sakat. ben bir alman film yapımcısıyım. paranın rengine bakarsak: filmlerim alman parasıyla çekiliyor, almanya’dan üretim yapıyorum, şirketim corazon international almanya’da yerleşik, bir amerikan yazılımıyla almanca yazıyorum. ve ‘crossing the bridge’de olduğu gibi türk müziğini ele aldığımda, türk kültürünün almanya’da sinemalara girmesini ve birazcık da olsa alman kültürü olmasını büyüleyici buluyorum. işte size hareket halinde kimlik.
    ben yılmaz güney gibi politik film yapımcısı değilim, kimseden belli bir yönde düşünmesini talep etmiyorum, güney maoistti. ‘auf der anderen seite’ politik bir bağlama sahip, ama ben sadece gözlemliyorum ve ne düşünülmesi ve ne hissedilmesi gerektiğini manipüle etmiyorum. sadece bakıyorum, çıktığım yuvayı pisleten biri olduğumu söyleseler dahi eleştirmiyorum.

    bunu kim dedi?
    türkiye’de henüz bir eleştiri çıkmadıysa da, bu hafif bir suçlama olarak havada dolaşıyor. ‘gegen die wand’ sanat dergileri tarafından korundu, özellikle de sol basın tarafından. diğer taraftan sol eylemcilerinin mekanizmalarının sağcılardan farklı olmadığını gösterirseniz solcularla da aranız bozulur. anlamsız bir şiddet var ve ayten almanya’ya alevi yoldaşlarının yanına geldiğinde köle gibi çalışmak zorunda kalıyorsa, ortada adil bir şey kalmıyor artık.
    kişisel olarak bu aşırı eylemciliği yargılıyorum ve ayten’in sonunda eylemcilerden yüzünü çevirmesi, bundan dolayı solculardan tepki alacağım. türkiye’de hala bir komünist parti var, hala sol bir akım mevcut. solcu bir italyan dergisi il manifesto, kadın mahkumların kaldığı türk hapishanelerini beş yıldızlı bir otel gibi göstermişim diye filmi yüzüme vurdu bile.

    ama siz de düşünülmesi gereken bir yön belirliyorsunuz: hanna schygulla’nın oynadığı karakter yola çıkıyor ve değişiyor, almanca profesörü nejat kendi benliğini aramak için türkiye’ye geri dönüyor?
    elbette, ama ben hep kendimden yola çıkıyorum. senaryoyu yazmadan önce, taslakları geliştirmeden önce karakterlerin biyografilerini yazıyorum. bunlardan taslaklar ortaya çıkıyor, çünkü taslakları düşünerek tasarlamak zor, karakterleri ise benim için daha kolay. önceleri hep sorardım: karakter bu durumda nasıl davranır? kendimi onun yerine koymayı denedim. bir süre sonra yazar olarak şu soruyu sorma imkanını yakaladım: bu durumda ben nasıl davranırdım, örneğin ellili yaşların sonunda bir alman kadını olarak? kızımın nasıl öldüğünü bulmak isterdim.
    nejat’ın oğluyla barışması, benim için büyük bir adım değil, özellikle sinemada bu kolay. ben ömrüm boyunca sorardım, niye benim oğlum öldü diye; bir çocuk ölmüşse, bu olabileceklerin en kötüsüdür, kaybetmişsindir. bunu, oğlu öldüğünde coppola da söylemişti: kaybettim. sanırım kötü bir kaybeden de olunabilir ve niye diye bilmek istenir.

    sizde fark edilen bir şey de kadınların ölmesi, hatta bu arabaşlıklarda duyuruluyor. ama erkekler hayatta kalıyor?
    evet, duyurulan bir ölümün kroniği. altı karakterim var, bunlardan dördü kadın, ikisi erkek, bu yüzden de kadınların ölme ihtimali daha yüksek. ama başka bir neden daha var. kadınlar erkeklerden ne daha iyi, ne daha kötü, ama kadınlar tarihsel olarak ve tamamen gerçekçi biçimde kendilerini hep feda etmişler, erkekler ise kurgusal, sadece efsanelerde varlar. kadınlar erkeklerden daha fazla acı çekiyor, sırf doğumda bile, o acıyı biz erkekler hiçbir zaman duyumsayamayacağız.

    kadınlar ölüyor, çünkü ahlaki olarak kuşku uyandırıcı şeyler yapıyorlar: yeter fahişe olarak çalışıyor, lotte götürmesi gereken tabancayla vuruluyor. bunda sanki bir ceza kokusu alıyorum?
    evet, her ne kadar ben onları cezalandırmak istemesem de, bunda gerçek payı var. yazarken lotte karşısında belli bir alaycılık vardı. tanıdıklarım arasında tam doyuma ulaşmış olanlar ve hiçbir perspektife sahip olmayanlar var, üç hafta boyunca zen ile uğraşıyorlar veya havai’de yoga hocası olmak için deli gibi para harcıyorlar. bu perspektif yoksunluğu, hayattaki amacını bulamama, bunu, aslında hiç istemesem de, yargılıyorum.

    peki, lotte’nin saflığı?
    o benim. her karakter kendimden bir şey temsil ediyor ve daha uzun süre koruyacağımı umduğum saflık, kendiminki.

    peki nejat’ın arkasında yatan ne? kendi halinde bir aydın, yalnız ve karısı veya kız arkadaşı yok?
    bir çeşit çiftcinsiyetli, hermafrodit; onunla bir aşk sahnesi çevirdik ama yürümedi. böylesi çok daha ilginç oldu. yeter ile karışık bir ilişkisi var. yeter mutlaka onunla flört etmek istiyordu ama ben bunu engelledim. nejat, karışık duygular içinde, yeter, babasının kız arkadaşı, fakat yaş bakımından aslında kendisine daha uygun. bir de nejat annesiz büyümüş, oradan da bu karışım ortaya çıkıyor: anne ve orospu. nejat hem kadınlardan hem de erkeklerden hoşlanıyor, yani david bowie gibi. tüm hikayeyi, tam etkin olmadan ayakta tutan o.

    öteki tarafa varan da o. bu öteki tarafı nasıl tanımlardınız?
    manevi bir yer. bu başlık bir çok yönde okunabilir, ama öteki taraf öbür dünya gibi bir şey. nejat yolun sonuna kadar gidiyor, belki babası artık yaşamıyor, ama barışçıl bir son var, babasını bağışladığı için ödüllendiriliyor ve bu bağışlama yetisini de hanna schygulla karakterinden öğreniyor.

    filminiz, “aşk, ölüm ve şeytan” adını taşıyan üçlemenin orta bölümü. “gegen die wand”da aşkı, “auf der anderen seite”de ölümü işlediniz, şeytanı boynuzlarından nasıl kavrayacaksınız?
    bu, insanı ele alan bir konsept. insan ilgimi çekiyor. daha fazla zamanım olsaydı, insanın hem teknik hem de tarihsel olarak nasıl işlediğini öğrenmek için tıp ve antropoloji okurdum. ama ben yalnızca bir film yapımcısıyım. şeytanı da, kubrick’in “clockwork orange”de yönelttiği soru tarzında ele alacağım: içimizdeki kötü ne? içimizdeki katil kim? bu türden şeyler beni ilgilendiriyor, haberleri açtığımda, irak’tan gelen görüntüleri ve intihar suikastçılarını gördüğümde başımı çevirip banane diyemiyorum. bunlar beni altüst ediyor, üzüyor. kendimi eğlenceye kaptırıp bunları unutamam. biz insanların bunu niye yaptığını anlamak isterdim. şeytan, bizzat biziz.
    “auf der anderen seite” manevi bir film, benim şimdiye kadarki en manevi filmim, ölüm çok güçlü bir biçimde dramaturjiye yansıyor. nejat kendi oğlunu kurban etmesi gereken ibrahim’in hikayesini anlattığında, ben kendi çocuğunu öldürme talebinde tanrısal bir yön göremiyorum. şu mesel de vardır ya, tanrılar kendi köleleri olsun diye insanı icat etti. şeytan, lucifer, yani ışık getiren, insanları aydınlatmak, onlara bilgi vermek istedi. böyle düşünürsek lucifer iyi, tanrılar kötü oluyor. tersine dünya! bu beni büyülüyor.


    (thrax - 6 Eylül 2007 22:03)

  • comment image

    çok zor bir işin altına girmiş çok sevdiğim yönetmen. bu ülkenin buram buram kancıklık ve ikiyüzlülük kokan tarih anlayışı, çarpık, iki yüzlü, ahlaki bir karakter ve nesnel ölçütten yoksun toplumsal yapısı, faşizmin her türlüsüne büyük bir cehalet ve özgüvenle vurgun milliyetçi, ulusalcı damarları bu adamı hedef göstermek için seferber olacaktır yakın zamanda. hatta olmuştur.

    arasıra bilgi birikimimiz ölçüsünde bu ülkenin sosyolojisini anlamaya, anlatmaya gayret ediyoruz. ama bu ülkede ürkütücü bir şekilde asla katta değişmecek tek şey kuru, temelsiz milliyetçilik tabanlı ''muhafazakar faşizmidir''. bu ülkede insanlar ahlak, din, namus, ar, bayrak, allah diye dolanır durur amma velakin başkalarını öldürme, işkence etme, yakma, linç etme konusunda açık ara diğer tüm dünya uluslarını geride bırakır. ben bu ülkedeki kadar organize cehalet ve kabuklaşmış genellemelerden oluşan ''taşıma kibir dolu nefreti'' başka bir yerde görmedim. türklüğe, bayrağa, vatana laf eden herkes istisnasız vatan haini. ama bu koçyiğitler insan yakmanın, öldürmenin, linç etmenin hazzını tüm bu kavramların üstüne büyük bir ulusal onurla taşıma noktasında kahramanlar.

    hasılı muhtemelen fatih akın'ın başına çok iş açılacak. doğru ya da yanlış, belki filmini bile izlemeden bu adamı linç etmeye kalkacaklar bu ülkede. sinema sanatının estetik ve ahlak ölçüsü, tarihsel gerçeklikle kurduğu bağ farkındalık, sanatın evrensel ölçütleri vs hiçe sayılacak, bu adam türk düşmanı, oscar alma peşinde koşan bir ajan olarak fişlenecektir ülkede. umarım ben yanılırım. umarım büyük bir serinkanlılıkla son filmini izleyebilir, üstüne akil, adil bir platformda tartışma şansı buluruz.

    bu filmle ilgili sonuç ne olursa olsun sen iyi bir yönetmensin fatih akın. en azından sinemaya karşı duyduğun o aşırı, haşarı tutkuna sonuna kadar saygım var.


    (kulotsuzcorap - 4 Ağustos 2014 15:53)

  • comment image

    izledigim en sert ve en dogru tepkiyi veren unlulerden. yonetmenligi disinda insanligi da epey ust duzeymis.


    (servicio - 2 Haziran 2013 10:54)

  • comment image

    daha bir hafta önce oscar'a aday gösterilen, duvara karşı gibi bir film ile ortalığı birbirine katmış bir insan da yeni filmi için reklama ihtiyaç duymaz herhalde. ayrıca bu kişi kimlik denen şeyi askerliğe ya da bir kağıt parçasına indirgenmek istendiğini ama bunun başarılı olamayacağını anlatmış sözlerinde ve eline silah almamayı resmi kimlikten vazgeçmeye tercih edeceğini de eklemiş. bu kadar basit aslında. yani yok reklamdır yok kağıt parçasıdır falan. almanya vatandaşı olması ile de konunun alakası kurulamaz çünkü burada önemli olan türkiye vatandaşlığı almanya vatandaşlığı falan değildir. burada önemli olan göz önünde olan birinin "ben elime silah almak istemiyorum" demesidir. evet rahattır çünkü fatih akın dünyanın her yerinde el üstünde tutulur ve o yüzden de zaten daha çok saldırıya maruz kalacaktır. çünkü bu ülkede ünü ülkeyi aşmış, artık ülkeye değil ülkenin ona muhtaç olduğu insanlara verilen tepkiler daha fazladır. nazım hikmet de türkiyeli olarak bilinir, yılmaz güney de, orhan pamuk da, fatih akın da. tüm dünya onları böyle bilir ama mermer kafalılar onları hain ilan eder. sonra da düşünürler neden bizim hain ilan ettiklerimiz dünya çapında başarılı oluyor diye. sonuç olarak bu açıklamalardan sonra hakkında davalar açılabilir -fa-'nın en güzeli ise oscar aldığı haberi geldikten sonraki "ee vatanını sattı da öyle aldı, hadi iade et o oscarı ve -fa- oscar konuşmasında anadolunun güzelliklerinden bahsetsin gibi konuşmaların yapılacak olmasıdır.


    (nisandede - 2 Ekim 2007 13:48)

Yorum Kaynak Link : fatih akın




ARAMA
Film Adı/Konu

Puan/Oy/Yıl

Kişi

Tür

Ülke

Taglar

Sıralama Şekli

Seçimler