Süre                : 55 dakika
Çıkış Tarihi     : 03 Haziran 2001 Pazar, Yapım Yılı : 2001
Türü                : Komedi,Drama
Ülke                : ABD
Yapımcı          :  Home Box Office (HBO) , The Greenblatt Janollari Studio , Actual Size Films
Yönetmen       : Alan Ball (IMDB), Daniel Attias (IMDB)(ekşi), Rodrigo Garcıa (IMDB)(ekşi), Jeremy Podeswa (IMDB)(ekşi), Kathy Bates (IMDB)(ekşi), Michael Cuesta (IMDB), Michael Engler (IMDB), Alan Poul (IMDB), Daniel Minahan (IMDB), Miguel Arteta (IMDB), Nicole Holofcener (IMDB), Lisa Cholodenko (IMDB), Allen Coulter (IMDB), Jim McBride (IMDB), John Patterson (IMDB), Alan Taylor (IMDB), Rose Troche (IMDB), Karen Moncrieff (IMDB), Peter Care (IMDB), Alan Caso (IMDB), Peter Webber (IMDB), Adam Davidson (IMDB), Mary Harron (IMDB), Joshua Marston (IMDB), Matt Shakman (IMDB)
Senarist          : Alan Ball (IMDB),Nancy Oliver (IMDB)(ekşi),Rick Cleveland (IMDB)(ekşi),Kate Robin (IMDB)(ekşi),Bruce Eric Kaplan (IMDB)(ekşi),Scott Buck (IMDB),Jill Soloway (IMDB),Craig Wright (IMDB),Laurence Andries (IMDB),Christian Taylor (IMDB),Christian Williams (IMDB)
Oyuncular      : Peter Krause (IMDB)(ekşi), Michael C. Hall (IMDB)(ekşi), Frances Conroy (IMDB)(ekşi), Lauren Ambrose (IMDB), Freddy Rodríguez (IMDB)(ekşi), Mathew St. Patrick (IMDB)(ekşi), Rachel Griffiths (IMDB)(ekşi), Justina Machado (IMDB)(ekşi), Jeremy Sisto (IMDB), James Cromwell (IMDB), Lili Taylor (IMDB), Ben Foster (IMDB), Joanna Cassidy (IMDB), Richard Jenkins (IMDB), Ed O'Ross (IMDB), Peter Macdissi (IMDB), Tim Maculan (IMDB), Rainn Wilson (IMDB), Tina Holmes (IMDB), Sprague Grayden (IMDB), Eric Balfour (IMDB), Aysia Polk (IMDB), Kathy Bates (IMDB), Peter Facinelli (IMDB), Marina Black (IMDB), Justin Theroux (IMDB), Gary Hershberger (IMDB), Melissa Marsala (IMDB), Idalis DeLeon (IMDB), Ed Begley Jr. (IMDB), David Norona (IMDB), C.J. Sanders (IMDB), Mena Suvari (IMDB), David Hornsby (IMDB), Patricia Clarkson (IMDB), Joel Brooks (IMDB), Paul Terrell Clayton (IMDB), Kellie Waymire (IMDB), Dina Waters (IMDB), Anne Ramsay (IMDB) >>devamı>>

Six Feet Under (~ Dva metra pod zemljom) ' Dizisinin Konusu :
six feet under bir ailenin hikayesini anlatıyor .görünüşte tamamen , sorunsuz, mutlu mesut akıp giden bir hayatları olsa da, babalarının ölümü (sigara öldürür) hepsinin yaşamlarında bir kırılma noktası oluyor. o güne değin içlerine attıklarını, kendilerine sakladıklarını, eteklerindeki taşları ufak ufak dökmeye başlıyorlar. ve bu sayede biz de ilerleyen günlerde madalyonların öteki yüzlerini görüyoruz.kendilerine tamamen yabancı, kendilerine oldukları kadar birbilerine de yabancı bu insanlar arasındaki tüm o yüzeysel ilişkiler yumağının yavaş yavaş samimiyete dönüşüne; sahip oldukları mutluluk-normallik-huzur illüzyonunu sorgulamaya başlamalarına el çırparak, hüzünlenerek, şok olarak, çok gülerek tanıklık ediyoruz


  • "muteveffa.six feet under2001 - 2005"
  • "bir daha hiçbir pilot bölüm, sezon finali, dizi finali sizi tatmin etmeyecek."
  • "bir buçuk ay kadar önce başladığım ve az önce bitirdiğim dizi. şu an bir sigara yaktım ve bir süre susmak istiyorum."
  • "resmen zamanının ötesinde bir diziymiş. 2001-2005 arasında 2012 yılı dizisi yapmışlar. geç keşfettiğime yeni bölüm bekleme ihtiyacına son vermesi yüzünden memnunum."
  • "çok özlediğim dizidir. (tanım tamam)bu başlığa eklenen olumlu her entry'yi tek tek beğeniyorum; yılmadan, bıkmadan. o derece seviyorum bu diziyi, evet. (asıl yazılmak istenen de tamam)"
  • "insanları gruplandırmayı hiç sevmem ama bu diziyi ciddi bir şekilde izleyip, beğenip ve de tadına doyamayanların bende yeri ayrıdır."
  • "geç bulup erken kaybetmeyeceğim harika dizi. az daha izleyip otopsisini yapacağım zira deli gibi sevdim diziyi. ve herifler bunu 2001'de yapmışlar. biz 2001'de ebru gündeş'e dizi çektiriyoduk. piiii."
  • "rachel griffiths'i* her izleyisimde nedense janset'i gorur gibi oldugum dizi."




Facebook Yorumları
  • comment image

    yeryüzünün en gerçekçi dizisi; ölüm ve yaşam arasındaki o ince ama keskin çizgiyi mükemmel karakterleriyle süsleyerek öyle güzel anlatır ki...

    --- spoiler ---
    2.sezon 1.bölümde nate babası sayesinde ölüm ve yaşam ile tanışır...ölüm mafya kılıklı bir erkektir; yaşam ise tombul delidolu bir kadın. bir masada çin daması oynamaktadırlar, babası çok iyi ortak olarak tanımlar onları. bir ara "hadi sevişelim" derler. ölüm, yaşamı bir güzel siker. alın size kocaman bir dünya masalı.
    ---
    spoiler ---


    (antrakt - 17 Haziran 2007 15:17)

  • comment image

    5. sezon finalini dün salya sümük seyrettiğim olağanüstü dizi. dizi hakkında bir şeyler yazmazsam bunun ileride pişmanlık verici olabileceğini zannediyorum, çünkü bazı şeyler söze dökülmeyi hakediyor. söze dökerek, açımlamaya, analiz etmeye çalışarak neyi sabitlemeye çalışıyoruz, bilmiyorum. belki de sadece borç ödüyoruz, vefa gösteriyoruz. kendimi şu anda fisher & diaz cenaze evinin tören salonundaki kürsü başında, altı ayak derine gömdüğüm bir dostumun ardından konuşma yapmaya hazırlanıyormuş gibi hissediyorum. hala ne diyeceğimi bilmiyorum. kategorize etmek en kolayı:

    varoluşsal boyut : ölüm dizinin baş kahramanı. cenaze evini işletmekte olan aile, aynı zamanda burada ikamet de etmekte. bir başka deyişle, karakterlerin yaşam alanı ile çalıştıkları mekan aynı mekan. fisher ailesine mensup karakterlerin her biri, ister bu işi meslek olarak icra ediyor, isterlerse de sadece evde yaşıyor olsunlar, ölümü gündelik yaşantılarının bir parçası olarak hazmetmiş olduklarını her daim hissettiriyorlar. ölümü bir anlamda ve bir yere kadar da olsa kanıksamış olmalarının kendilerine kattığı tuhaf hava, özellikle aile dışı bireylerle yanyana geldikleri anlarda beliginleşiyor. sürekli olarak "sonuçta ben bir cenaze evinde büyüdüm" hatırlatması yapan claire fisher, yaşıtlarına göre müthiş sarkastik bir portre çiziyor. duygu ve içtenlik ifadesi içeren her jest ve mimik karşısında ağzını yüzünü buruşturması, küçümser bir tavır takınması her ne kadar ergenlere özgü davranışlar olarak nitelenebilir gibi görünse de, claire'i özel kılan ve asla dile getirilemeyen bir özellik zihnimizi kaşındırıp durmayı hiç bırakmıyor. ölümle tanışık bir çocuğun ergenlik alaycılığı, normal bir ergeninkinden çok daha yakıcı olabilirmiş gibi görünüyor. nate karakteri, zaman zaman şımarıklığa varan bir öfke ve insanı çileden çıkaran bir bencillik sergilese de, sonuçta soğukkanlılığını korumayı, geri adım atmayı ve tartışmayı, müzakere etmeyi biliyor. anlık patlamalarının gemileri yakmakla sonuçlanmasına asla izin vermiyor ve sonuçta yapıcı olmayı başarabiliyor. yapıcı olmak konusundaki bu başarısı, sonuçta yıkıma tabii olduğumuzun bilincine daha dipten derinden varmış olduğunu gösteriyor.

    her episodun başında, yaşam hikayesini bilmediğimiz, diziyle alakası olmayan bir bireyin ölümüne tanıklık ediyoruz. insanları ölürken, en güçsüz anlarında görmenin, episodun kalanını, olaylara dahil olan karakterlerin sonluluk ve güçsüzlüklerine odaklanarak izlemek yönünde esin verici bir etkisi olabiliyor. kazayla sonuçlanan ölüm vakalarının çoğu "oha!" diye bağırmamıza yol açacak bir absürdlük barındırıyor ve ölümün her an yanıbaşımızda olduğunu hatırlamamıza vesile oluyor.

    ilişkiler : kolaylıkla farkedileceği üzre bu dizi edebi bir dizi. edebi olmasının anlamı, olayları birbirine örgüleyen yatay bir akış dinamiğine değil de, karakterleri derinleştirmeye yönelen dikey bir hareket hattına bel bağlamayı yeğlemiş olmasında yatıyor. peki karakterlerin daha derinleştirilmeye, işlenmeye ve üç boyutlu hale getirilmeye çalışılmasının anlamı tam olarak ne? bu nasıl başarılıyor?

    bunu analiz etmek için kullanılması gereken anahtar sözcük süreklilik. peki nasıl bir sürekliik bu süreklilik? bir yandan, karakterlerin her bir anını bir diğerine bağlayan ve onları bir bütün (tamamlanmamış bir bütün), bir birey olarak anlamamızı sağlayan bir süreklilik. diğer yandan ise, hiçbir karakterin yalıtılarak bir kenara atılamayacağını idrak etmemizi sağlayan, her bir karakteri diğerlerine öyle ya da böyle ilikleyebilmemizi sağlayan bir süreklilik. bu tip bir süreklilik diziye derinlik katıyor, zira karakterleri kendi kendileri ve diğerleri ile kurdukları ilişkilerin birer sonucu olarak resmetme başarısının yakalanmasını sağlıyor. karakterler, lost, heroes, vs. gibi dizilerde oldukları gibi, olayların başından sonuna aynı kalan, tözsel birer birim olarak ortaya konmuyor. 1. sezonun sonlarından 3. sezonun başlarına ve buradan da dizinin sonuna kadar keith karakterinin geçirdiği değişimler, ona sempati-antipati-sempati duymamızı sağlayan bir sinüs eğrisi çiziyor. ve bu öyle bir yapılıyor ki, hiçbir noktada şunu soramıyoruz: "ulan bi anda ne oldu da bu adam bu denli boktan bir adama dönüştü?"

    kapitalizm: adı önceleri "fisher & sons" olan, sonraları rico'nun ortak olması ile "fisher & diaz"a dönüşen şirket sonuçta bir aile şirketi. bağımsız çalışan diğer küçük aile şirketleri gibi, piyasayı tekeline almaya çalışan kroner tarafından satın alınmaya çalışılıyor. nate ve dave'in bu konuda gösterdikleri direnç, kroner yetkililerinin zaman zaman şaşırmasına, zaman zaman ise bazı hilelere başvurmasına neden oluyor.* dizinin genel tavrı, parasal değerin diğer tüm değerleri ikame etmeye çalıştığı bir düzene eleştirel yaklaşmak yönünde. son bölümde dave'in şirketi satmaktan vazgeçmesi ve keith ve çocuklar ile işine sahip çıkıp aile evine yerleşmeye karar vermesi işin duygusal bir yanı da olduğunu şiddetle vurgulayıp, gerçekliğin parasal değer diye nitelenen atomlardan müteşekkil olmadığının altını çiziyor ve bu anlamda da bir kapitalizm eleştirisi kılığına bürünüyor. aile şirketlerini temsil eden levazımatçıların barda yaptıkları toplantıda kroner'e en çok verip veriştiren levazımatçı, daha sonra aynı şirket tarafından satın alınıyor. satın alınmakla da kalmıyor, kroner uçağı ile bu insanların düzenledikleri partilere katılıyor, onlarla golf oynuyor ve şirketin ileri gelenleri tarafından evcilleştirilmiş bir fino muamelesi görüyor.

    cinsellik: sfu muhtemelen eşcinsellik temasının bu denli öne çıkarıldığı tek televizyon dizisi. keith ve dave'in ilişkileri, bizi hakkında çok az şey bildiğimiz bu ilişki biçiminin ayrıntılarına taşıyor. eşcinsellik kalıtsal mı, öğreniliyor mu? onlar sadece sevişen ve seks yapan insanlar mı, yoksa birbirlerine duygusal bağlarla da bağlılar mı? ortaya konulan eşcinsellik portresi amerikan yaşamına ve kültürüne mi özgü, yoksa evrensel bir karakter mi arzediyor? cinsel tabular, heteroseksüel ilişkileri olduğu kadar eşcinsel ilişkileri de boyunduruğu altına alıyor mu? bunun gibi pek çok soru üzerinde düşünmek zorunda kalıyoruz. dizinin başlarında basitçe yanyana geldikleri durumlarda bile bir rahatsızlık yaşamamıza neden olan keith ve dave, dizinin sonunda birer ebeveyn haline geliyorlar ve bu artık tarafımızdan yadırganan bir şey olmaktan çıkmış oluyor. dizide öyle bir süreklilik var ki, elele tutuşmaları dahi rahatsızlık veren iki erkeğin ana babaya dönüşmesi bize çok normal geliyor; hatta bizi mutlu ediyor.

    gerek eşcinsel, gerek heteroseksüel çiftlerin ilişkilerinde aldatma teması ön plana çıkıyor. cinselliğin bir silah olarak kullanılması, bir intikam ve kendini onaylama aracı olarak algılanması mümkün olabiliyor. brenda nate'i, nate brenda'yı; brendanın annesi babasını, babası annesini; dave keith'i, keith dave'i aldatıyor. tüm bu aldatmalar sonuçta itirafla sonuçlanıyor ve bir şekilde affediliyor. bunun tek istisnası, her ne kadar en sonunda afla neticelense de rico'nun karısını aldatması. burada yaşanan zorluk, affedişin gecikmesi, aile denilen yapıya atfedilen kutsiyet ile sadakate verilen önemin derecesinin kültürel olduğunu düşünmemize neden oluyor, zira rico ve karısı latin kökenli.

    sanat: claire fisher karakterinin fotoğraf çekmeye karar verip sanat akademisine başlaması ile birlikte sanat dünyasının içyüzüne nüfuz etmemizi sağlayan bir pencere de açılmış oluyor. neyin sanat yapıtı, neyin çöp olduğu problemine odaklı postmodern sorgulamalar; sanatsal yaratıcılık üzerinde uyuşturucunun tetikleyici etkisi; özgürlük tanımı ve sanatsal üretkenlik; sanat yapıtının sahibinin kim olduğu, vs. gibi sorular, bu pencereden baktığımız sürece aklımızı meşgul edip duruyor. nate'in duvar kenarına işerken billy tarafından çekilmiş olan fotoğrafı bir sanat eseri mi? yapıtının sahibi olarak claire, kendi çektiği fotoğrafların ne anlatmaya çalıştıklarını biliyor mu? fotoğraf ve heykel yüzlerine yırtılıp yapıştırılan başka fotoğraf parçaları, yaratıcı bir kolaj tekniği olarak claire'e mi, russel'a mı, yoksa ikisine birden mi ait? bu sorular, 20. yy. sanat felsefesi ve eleştirisine temel teşkil eden paradigma açıcı sorunsallara göz kırpar gibi görünüyorlar ve diziye derinlik katıyorlar.

    yazacak daha çok şey var. ama benden bu kadar. ben sonuçta kaybettiğim bir dostumun ardından bir veda konuşması yaptım. onun nasıl bir yaşam sürdüğünü öğrenmek isteyenlerin yapması gereken tek şey ölü bedeni dvd player denilen krematoryuma koyup alevleri seyretmek.


    (yogusmali kombi - 8 Aralık 2009 21:33)

  • comment image

    dünyanın en vizyonsuz adamına bile izlettirildiğinde; düşünmeye zorlayabilecek, çağ atlatabilecek, kendinden başlayarak bütün ilişkilerini ve seçimlerini sorgulatabilecek potansiyele sahip sanat eseri. "ölüm" malzemesini bu kadar ölüm harici işleyebilecek bir şeyi yaratan hayal gücünün önünde diz çöküp tövbe etmek lazım. alan ball bu saatten sonra güneşe tap desin, tapmazsam orospu çocuğuyum.

    six feet under, o kadar gerçeksin ki.

    5 sezon boyunca insanların ölülerle konuştuğunu görüyoruz. bu gerçekliğe yakışmadığını düşünenler olabilir. bu durum dizide tamamen "olgunlaştıkça daha önce anlamadığın insanları anlayabilmek" mesajını veriyor. karakterlerimiz, yanlarında pat diye beliren ölüleri hiç yadırgamıyor, sohbete dalızlıyor. izleyici de bu durumu absürd bulmuyor, aksine iple çekiyor. karakterlerimizin kendilerine karşı en dürüst olduğu sahneler onlar oluyorlar, kendimize karşı en dürüst olduğumuz sahneler onlar oluyorlar.

    spoilerimiza geçip karakterleri kendimizce bir analiz edelim:

    --- spoiler ---

    nathaniel fisher: dizinin en aşmış karakteri. henüz ilk bölümde ölen baba, 5 sezon boyunca aile eşrafını diyaloglarıyla alt ediyor. egolarına, içgüdülerine inebiliyor. 5 sezonu baba nathaniel fisher'ın kafasına ulaşmaya çalışarak geçiriyor dizi karakterleri. egosu, kibiri, kızgınlıkları, kıskançlıkları tamamen bertaraf edilmiş durumda; çünkü o bir ölü. yaşarken ailesine sunamadığı sevgi, şefkat ve yol göstericiliği; ailesinin de yardımıyla ölüyken sunuyor. claire ile ot çekiyor gerçekliğe iniyor, david ile ortak mecburiyetleri olan evlerinin bodrumunda beden hazırlıyor, isimlerinin bile aynı olmasının tesadüf olmadığı oğlu nate ile kanka oluyor. velhasıl baba fisher'ın sahneleri can alıyor.

    nathaniel samuel fisher jr: bence onunla ilgili en güzel gözlemi george yapmış durumda. nate'in cenaze töreninde george, nate'in bir idealist olduğundan, daha iyi bir insan olmak için hayatını geçirdiğinden bahsetmişti. babasının ölümünden sonra sürekli birileri için yaşamak durumunda kalan nate, bu tempoya yer yer ayak uyduramıyor. bir yandan bunun doğru olmadığı fikri onu çok korkutuyor. keza finalde claire'ye bu korkusundan bahsediyor. "ya haklı değilsem, ya olduğum kişi değilsem diye korktum durdum, bak şimdi neredeyim" diyor küçük kardeşine ölü nate. "ya girdik bu yola ama, hadi bakalım hayrolsun" psikolojisinin ne kadar hastalıklı ve insanı içten içe kemiren bir psikoloji olduğunu anlatıyor bize sürekli nate, bölümden bölüme artan dış dünyadan kopma eğilimiyle.
    5 sezon boyunca nate, kimseyi yadırgamayan hayli insani yanıyla takdir topluyor. karakterlerin nate'e açılmaları, nate'den yardım istemeleri, nate'i çekici bulmaları alışılagelmiş bir durum oluyor zamanla.

    david fisher: babanın ölümüyle başlayan psikolojik trafikte en hızlı değişim david'de oluyor. asosyalliğinden, utançlarından, ailesine olan mesafesinden hızla arınmaya başlıyor david. eşcinselliğini kabullenmeye başladığı andan itibaren üzerindeki gerginlik de azalmaya başlıyor. "garip mi bilmiyorum ama bu halini daha çok sevdim" diyor claire. herkes bu daha doğal halini daha çok seviyor. kırılganlığı, ürkekliği, şaşkınlığı ve saflığı her mimiğinden açığa çıkıyor david'in. gerçekten eşcinsel değilse inanılmaz bir oyuncu, gerçekten eşcinselse inanılmaz bir oyuncu. dizide nerede nasıl davranması gerektiğini en iyi analiz eden karakterlerin başında geliyor david. kendiyle ilgili olmayan olaylara yaklaşımındaki tutarlılık, zekasını ele veriyor.

    claire fisher: bu kadar muazzam karakterlerin içinden birini seçmem gerekseydi sanırım onu seçerdim. çünkü o kadar gerçeksin ki claire.
    önce ergenliğini atlatıyoruz hep birlikte. ailesine karşı olan anlayışsızlığı kızdırıyor ama alttan alta esas hislerini sezebiliyoruz. her tespiti bir öncekinden daha yerinde oluyor claire'nin dizi boyunca. beklenmedik anlarda o kadar materyalist düşünebiliyor ki, kendine hayran bırakıyor. uzun süre tek deli gibi gözüktüğü evde, aslında tek normal olduğunu görebiliyoruz. normal olduğu için delilikle suçlanıyor okulunda, evinde, baba yadigarı cenaze arabasında. olayları hep dışarıdan izleyebiliyor claire. olayın öznesiyken bile dışarıda kalıp nedir ne değildir diye bakabiliyor. hiç bulaşmıyor, sadece gözlemliyor, ve çok doğru gözlemliyor. sonra neşterini vuruyor patolojik bölgeye. süper bir insan olmaya çalışmadan, süper bir insan oluyor. dünyanın en iyi dizisini de onun fotoğraflarıyla bitiriyoruz. zaten aslında bütün diziyi onun kadrajından izliyoruz. o da yaşanan her şeyi bizim gibi dışarıdan izliyor çünkü.

    ruth fisher: menapozlu kadın psikolojisini araştıran birileri varsa, bu kadını ders diye okutmalı. 5 sezon boyunca kendisiyle çok şiddetli kavga ediyor bu kadın.
    fevkalade anlık değişimler, müthiş bir oyunculukla; dünyanın en sinir bozucu, dünyanın en kontrolcü, dünyanın en bencil, dünyanın en normal, dünyanın en masum, dünyanın en tatlı, dünyanın en anne kadını oluyor bu kadın. bütün dizi boyunca mrs.f ile birlikte bu yaşına kadar yapamadıklarını düşünüyoruz.

    brenda chenowith: çocukluktan hasarlı olduğunu kabul ederek, onunla yaşamaya çalışan bir kadın. onunla yaşamaya çalışmanın dünyanın en zor işi olduğunu çok güzel kabul ettiriyor izleyiciye. zaten söylediği her şeyi, kendi yaptığı ve normalde anormal gelen her şeyi bir kaç cümlesiyle kabul ettirebiliyor. nate'e, bana, sana. doğduğu günden beri psikolojisi incelenen brenda, doğduğu günden beri psikolojileri inceliyor. ama bu gözlemlerini söylemek zorunda kalana kadar, kontrolünü kaybedene kadar paylaşmıyor kimseyle. çünkü bunun ne kadar zararlı bir alışkanlık olduğunu ailesinden tanıyor. "everything is timing, timing is everything" diyerek koyuyor çocuğu kol gibi. "eyvallah reis" diyoruz.

    hector federico diaz: düzgün yaşamaya çalışan, yüzeysel bir adam. iyi niyetinden şüphe etmiyoruz, fütursuzca seviyoruz onu dizi boyunca. keith'den sonra en az hata yapan karakter diyebiliriz onun için. mr.f'in ölümüyle başlayan psikolojik değişimlere pek ortak olmuyor, fakat bu değişimler onun da vizyonunu kafi miktarda genişletiyor. "kafi" kelimesi onu en iyi tanımlıyor. karısı bu mütevaziliğinden kurtarmaya çalışıyor onu yer yer. normalde "çorbamı kovalayayım yeter" modunda bir adamken, kendi işini kurma isteği başarısına kadar sürüklüyor karısının bu ısrarı onu.

    billy chenowith: 5 sezon boyunca çok değişik kafalar yaşamakta olan billy, finalde yine brenda'nın kafasını entelektüel bir boyutta sikerkene karşımıza çıkıyor, bizi yine gülümsetiyor. derindeki güzelliği görüp paylaşabilen bir adam billy. onun da zaafı kendisi, ablası gibi.

    keith charles: dizideki en düzgün aşk-meşk ilişkisinin mimarı. güven veren, dürüst ve yardım etmeyi seven yapısıyla kadraja girdiği zaman rahatlatabilme yetisine sahip bu adam. güzel adam.

    ---
    spoiler ---


    (tukenmez kalem - 27 Ocak 2011 09:24)

  • comment image

    neredeyse her gün düzenli olarak sahip olduğu şarkılardan birini dinliyorum. sadece dinlemek de değil, her seferinde gözümde canlanıyor sahneleri.

    biri "aşk" dediğinde, "love isn't something you feel, it's something you do. if the person you're with doesn't want it, you know, do yourself a favor and save it for someone who does" demek istiyorum mesela.

    biri "ölüm" dediğinde, "if you lose a spouse, you're called a widow or a widower. if you're a child and you lose your parents then you're an orphan but what's the word to describe a parent who loses a child? i guess that's just too fucking awful to even have a name" sözlerini hatırlıyorum.

    yaşam ve ölüm dendiğinde kumar geliyor aklıma. bir masanın etrafıda oturmuş, sigara dumanı altında oynuyoruz gibi. ve bir gün bütün eski eşyalarımı bahçeye atıp yakmak istiyorum radiohead eşliğinde.


    (acemiyazar - 7 Mayıs 2011 03:59)

  • comment image

    six feet under'ın son 10 dakikası (bkz: everyone's waiting), sinema/televizyon tarihinde kaydedilmiş en muazzam sekans olabilir. her aklıma düştüğünde tüylerimi diken diken ediyor ve ben bundan daha etkileyici bir şeyin çekilebileceğini zannetmiyorum.


    (kimi raikkonen - 14 Temmuz 2011 13:52)

  • comment image

    bir buçuk ay kadar önce başladığım ve az önce bitirdiğim dizi. şu an bir sigara yaktım ve bir süre susmak istiyorum.


    (kerk - 3 Ağustos 2011 08:08)

  • comment image

    bu diziyi izlersin, izlediniz.. evet hayatın bir daha asla eskisi gibi olmayacak olmadı da. sonra onsuz devam edersin bir süre, insanlara tavsiye edersin, yalnızca bu diziyi sevdiği için o insanı seversin. devam edersin. soundtrackinden bir parça dinlemeden uyumak istemezsin, insanlara tavsiye etmeye devam edersin.

    sonra bir gün uyanırsın. özlemle uyanırsın, bir durgunlukla, bir iç huzurla uyanırsın. büyük bir özlemle uyanırsın ve neyi özlediğini, kimi görmek istediğini en susuz anın ihtiyacı netliğinde bilirsin.

    açarsın. asla silemedin ki onu bilgisayarından, asla çekinmedin ki o dvdyi almaktan. açarsın, koşup tuvalete son anda yetişmiş gibi hızla açarsın, o beyaza karışan ağacı görene dek sıkıntın bitmez, o yalnız ağaç çıktığı an rahatlığı yaşarsın..

    izlersin. her şeyi ezberlemiş olmana değil, nasıl böyle bir dizi yapıldığına şaşarsın yine. o aileyi görürsün, çoğu kez yanlarında olmak istediğin, çoğu kez haline şükrettiğin o aileni görürsün. her şey o kadar sana yakın bir o kadar da sana uzakken ekran beyazlar, beynin beyazlar..

    devam edersin.. ama nasıl edersin. artık her şey daha nettir. sen artık söylediklerinde, savunduklarında, nefret ettiklerinde bu diziyi taşıdığını öğrenirsin. çünkü sen artık hayata karşı başrolde; bir nate'sindir.
    sen olacakların ve oldukların arasına sıkışmış david'sindir,
    sen artık ergenlik izlerinde, aşklarda, algılarında claire'sındır,
    bir sigara yakışında, bir ölüm düşünüşünde nathael,
    kayıp bir hayatta ruth,
    kendini bilip de beynine söz geçiremezken brenda'sındır..

    aslında sen artık hayata six feet under ışığı ve karanlığında bakan, bakacak olan yaşama ve ölüme algılarını açmış bir bilinçsindir ve muhtemelen böyle de devam edeceksin.

    tüm hastalarına şifa olsun..


    (nick dusunurken yazarligi kacirdim - 8 Aralık 2011 01:31)

  • comment image

    resmen zamanının ötesinde bir diziymiş. 2001-2005 arasında 2012 yılı dizisi yapmışlar. geç keşfettiğime yeni bölüm bekleme ihtiyacına son vermesi yüzünden memnunum.


    (ssg - 19 Mayıs 2012 21:22)

  • comment image

    içinde şöyle bir efsane replik barındıran efsane dizi.

    - annesi ya da babası ölene yetim ya da öksüz, karısı ya da kocası ölene dul denir, ama çocuğu ölene hiçbir şey denmez, belki de adı konulamayacak kadar korkunç birşeydir.


    (obi wan damme - 25 Temmuz 2012 16:50)

  • comment image

    çok özlediğim dizidir. (tanım tamam)

    bu başlığa eklenen olumlu her entry'yi tek tek beğeniyorum; yılmadan, bıkmadan. o derece seviyorum bu diziyi, evet. (asıl yazılmak istenen de tamam)


    (and the oscar goes to wilde - 29 Kasım 2012 21:49)

  • comment image

    hakkında güzel şeyler yazan insanları bağrıma basmak istediğim dizidir. artık nasıl bir sevmekse, birileri beğenisini dile getirdiğinde teşekkür ederim diye mesaj atasım geliyor, üstüme alınıyorum.

    diziyi önerdiğim arkadaşlarımdan biri, ''adamlar öpüşüyor falan, midem kalkıyor o sahnelerde, izleyemiyorum'' demişti. oysa dizideki en normal ilişkinin eşcinsel çiftin yaşadığı ilişki olması beni etkileyen konulardan biriydi. kalitelidir, özgündür


    (bir nevi - 31 Ocak 2013 22:41)

  • comment image

    şu ana kadarki en iyi dizi.

    bu dizi bir külttü. tadında bıraktı. yalnız bıraktı. six feet under için alan ball'a teşekkür borçluyuz. insanlığın potansiyeline teşekkür borçluyuz.

    kendisine çok yakışan bir finalle bitmişti. çok gerçekçiydi, kaya gibiydi, herşeyin, her zamanın üstündeydi. belki birkaç yıl sonra, belki kanser olduğum haberini ilk aldığımda, tüm sezonları baştan sona bir kez daha izlerim.

    bir televizyon vakıası bu kadar derin, zeki, arızalı olabilirmiş; bize bunu öğretmişti.


    (yazarin onde gideni - 31 Mart 2013 22:53)

  • comment image

    geç bulup erken kaybetmeyeceğim harika dizi.
    az daha izleyip otopsisini yapacağım zira deli gibi sevdim diziyi.

    ve herifler bunu 2001'de yapmışlar. biz 2001'de ebru gündeş'e dizi çektiriyoduk. piiii.


    (venusteki limon agaci - 8 Ekim 2014 21:17)

  • comment image

    --- spoiler ---

    nathaniel fisher: ama bundan sonraki kırk yıl çok çabuk geçecek. geçtiğini anlayamayacaksın bile.
    nate fisher:eğleniyorsan zaman akıp gider değil mi?
    nathaniel f.: hayır. zaman eğleniyormuş gibi yaparken akıp gider. brenda'yı, o çok istediği bebeği seviyormuş gibi yaparken akıp gider.
    zaman, insanlar 'aşk' derken neden bahsettiklerini biliyormuş gibi davranırken akıp gider. şununla yüzleş evlat. bu dünyada iki tür insan var. biri sen, diğeri senin dışındaki herkes.
    bu ikisi hiçbir zaman buluşmayacak.

    ---
    spoiler ---


    (magdurebacixxx - 21 Ekim 2014 22:40)

  • comment image

    --- spoiler ---

    bir baba ölür, bir aile ölür.

    bugüne kadar fazlasıyla yabancı dizi izledim, pek çoğunu yarıda bıraktım, kiminin ilk bölümüne bile katlanamadım. sherlock gibi müptelası olduğum da oldu, supernatural gibi taraftarı olduğum ya da breaking bad gibi tişörtünü giyecek kadar sevdiğim de.
    ama bugüne kadar hangi diziyi izlesem, illa ki başlığında bi six feet under geçiyordu. eski bi diziydi, zira başladığında ben 14 yaşındaymışım. yani evin küçük kızı claire'den bile küçük.

    izledim ilk bölümünü. bi cenaze eviydi yaşadıkları. cenaze direktörleriydi. ölüyü alıp törene hazırlayıp gömüyorlardı. bizdeki gibi iş aceleye gelmiyordu. ilk bölümünü aslında çok sevdim ama ölüm kavramına olan sempatim yüzünden izlememeyi tercih ettim. aradan zaman geçti, hayat değişti ve ben kaldığım yerden yani başlangıçtan devam ettim.

    bi telefon gelebilir ve bir yakınınız ölebilir. hem rostonuz mahvolur hem de hayatınız. uğurlama ve kabullenme en zoru oluyor sanırım. çünkü aileden biri öldükten sonra kimse eskisi gibi olmıuyor, sıfatlar değişiyor sanki.

    bu dizide bol bol "dul" görüyorsunuz, "yetim"ler, anasını yitirmiş "öksüz"ler... sonra brenda birgün diyor ki, "eşini kaybedene dul denir, babasını kaybedene yetim, annesi ölene öksüz. ama çocuğunu kaybedene bir ad verilemiştir çünkü bu acıyı tanımlayacak bir kelime yoktur."

    hayatı görüyorsunuz bu dizide. öyle aptal aptal taht savaşları, askerler, cariyeler, bilmem neler yok. sen varsın, ben varım, yürüyüş yaparken kalpten giden emekli albay amca var, savaşta iki bacağını ve tek kolunu kaybeden gencecik çocuklar var, intihar eden güzel genç kadınlar, ölüveren çocuklar var. hayat var bu dizide, ama aynı zamanda hayat da yok bu dizide. bir cenaze evi sonuçta.

    bir baba ölür ve bir aile ölür. öldü de. önce hiç kimse eskisi gibi olmadı. sonra nate öldü, ondan sonra da hiç kimse eskisi gibi olmadı. en çok genç ölümler vurdu. insanlar, bilinçaltlarıyla ölen yakınlarının suretleriyle yüzleştiler. keşke biz de ölen yakınlarımızı kendimizle hesaplaşma kisvesi altında kanlı canlı görebilsek.

    ben bu diziyi şimdiye kadar hiçbir diziyi özümsemediğim kadar özümsedim. tam olarak "özümsedim. bu arada türkçe ne kadar güzel bir dil. özüme aldım, kendime eşitledim.

    everybody is waiting. herkes bekliyor aslında. görünmez bir sıraya girmişiz. kimi bileklerini keserek ya da yüksekten atlayarak sıraya kaynak yapıyor ama herkes bekliyor "o" günü. herkes.

    hakikaten bu dizinin finali karşısında, dünyanın bütün finalleri diz çöküp af dilemeli. anladığım kadarıyla sözlükte bi ara sinema salonu kiralayıp son bölümü tekrar izleme zirvesi gibi bi fikir ortaya atılmış. bence bu fikir penadan bile daha iyi.

    son 10 dakikasını iki kere izledim. o kadar çok ağladım ki, ağlamadım da böğürdüm, yüzümü oturduğum kanepenin yanına gömdüm. gözyaşlarımla sümüklerim adeta birbirine karıştı. seneler sonra ilk defa ağlayarak yatağa gittim ve ağlayarak ve yastığı ıslatarak uykuya daldım. sonra uyandım işte. bu saatte entry giriyorum. uyku tutmuyor.

    bir daha bir diziyi böyle sevebilir miyim bilmiyorum. hayatı, yaşamayı, bir olmayı, ölmeyi, ayakta kalmayı, kaybetmeyi, yok olmayı sanki birilerinin hayatını röntgenliyomuşum gibi izleyebilir miyim, bilmiyorum.
    aklımda deli sorular, başım ağrıyor.

    öyle bizi dizi işte.

    ---
    spoiler ---


    (venusteki limon agaci - 24 Kasım 2014 04:50)

Yorum Kaynak Link : six feet under