Ödüller :
BAFTA : "BAFTA Film Award-Best Animated Film"
judi dench ve cate blanchett ikilisinin karşılıklı olarak oyunculuk senfonisi sundukları muhteşem film. sağlam senaryosu ve güzel uyarlaması, iyi dağıtılmış soğuk ingiliz esprileri ile kesinlikle arşivlik. 92 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. richard eyre'nin yönettiği film bir okula yeni atanan öğretmenin, okuldaki eski bir öğretmen tarafından hayatının didiklenmesini sonrasında yaptığı bir hatanın bütün hayatını alt üst etmesini anlatıyor. oscar'ı paylaştırmalılar ikisine kesinlikle. önümüzdeki birkaç yıl için "seyrettiğim en iyi filmlerden" tanımlamasını kullanabilirim. cate'in gazetecilere çıkıp 'here i am' diye haykırdığı yerde sinema koltuğuna tutundum resmen.
(superstar - 12 Şubat 2007 14:42)
sevginin portakal gibi dilimlenip, ruhumuzu okşayan, özbenliğimizi tatmin eden kişilere sunulamayacağını; pazarlık konusu yapılamayacağını, sevginin bir tahakküm etme aracı değil, bir kendini bilme, bilerek verme, bir kabulleniş hali olduğunu anlatıyor.barbara kendi sevgisizliğinin sancısını çeken bir kadın. kırılganlığının nedeni, eski yaraları ve o yaraların çıkardığı kötü kokular muhtemelen. sheeba'nın kocası ve kızının umursamaz ve kaba davranışları, meslekdaşlarının temkinliliği, sheeba'nın kedisinin ölümü karşısında gösterdiğini düşündüğü duyarsızlığı, barbara'nın terkedilme, vazgeçilme, sevilmeme korkusunu kışkırtıyor. barbara, yine muhtemelen orta sınıf bir ailenin çocuklarına düşmanları gibi davranan, emirler yağdıran, yasaklayan, ihmal eden, katı kurallar uygulayan bir anne-babanın kızıydı ve o yüzden çocukken dünyaca tanınan biri olacağı hayalleri kuruyordu.bir yalnızlık senfonisi bu film. seni seviyorum derken, sen de beni sev, sevmeni istiyorum dediğimizi; dostluk diye masum bir kılıfın altında sakladığımız duygularımızın aslında çoğu zaman, karşımızdakinin acizliğinin üstüne kurulu bir güç elde etme isteği olduğunu hatırlatıyor ya da sorgulatıyor gerçekten öyle mi acaba diye. ihtiyaç duyulma, delice ihtiyaç duymanın bir başka biçimde tezahürü değil de ne? kıskançlığın kökünü, sevgi değil, sevmek hiç değil, senin olmayan, haketmediğin bir şeyi sahiplenme arzusu besliyor. barbara belki de o yüzden, kendi çapının o kadarına yetmediğini içten içe bildiği halde her yarışta birinci gelip kazanmak, bir başka deyişle dünyaca tanınmak istiyordu.yalnızlık doğanın insana (bazısına) kestiği bir mahkumiyet. ilahi bir parmak işaretliyor üstünü; senin hayat döngüsünde devamlılığın istenmiyor diyor. ağır, paslı kara bir kapı gibi kapanıyor üstüne ömür boyu yalnızlık. film, bu kehanetin gerçekleşen bir örneğini gösteriyor sadece.
(canli yayin - 10 Mart 2007 13:26)
"bana bir arkadaştan daha fazlası lazım" cümlesi üzerine yeterince düşünmedikçe, ve bilhassa barbara'nın [dench] yalnızlığını anlattığı monoloğu sindirmedikçe, bu filmin [ve muhtemelen kitabın] bize anlatmaya çalışmadığı şeyi zor anlarız. bitişi biraz basmakalıp ve can sıkıcı olsa da [spoiler] fatih özgüven'den alıntılıyorum: "barbara'nın 'hastalıklı' zihninden akan film, sonunda psikopat, kız kurusu bir lezbiyenin okulumuz, mahallemiz, giderek insanlık için ne büyük tehlike olduğu sonucuna varıyor. tennessee williams böyle yapmazdı beyler. hannibal lecter'le karıştırdınız galiba." [spoiler], "ilişki gerilimi" türü filmlere yeni ve iyi bir örnek daha. mekan tipik londra, basın tipik ingiliz bulvar basını olsa da filmi herhangi bir şehirde geçiyormuş gibi algılamak mümkün olabilir. ama "odasına kapanıp yazılar yazan" insan figürünü hangi uygarlıkla ilişkilendirebiliriz, hmm evet. peki devam edelim, filmlerde ve şarkılarda üstünde zevkle tepinilen "yalnızlık" lafını ağzımıza alırken dikkat etmeye çağrılıyoruz. yalnızlık, ara sıra pek bi' afili olan bir şey değildir, hele ki göreli bir bakış attığımızda; yıllarca biriktirilen, barbara'nınki gibi bir çıkmaza, oğuz atay'ınki gibi hüzünlü bir göçe, orhan pamuk'unki gibi bir başarıya evrilen bir yalnızlıkla 'bu aralar çok yalnız' olmanız arasındaki siklet farkını gözden geçirmenizi salık veriyor film. yine sayın özgüven'e katılarak; filmin genel ahlakı ters köşeye yatırarak barbara'nınki gibi yaşamlara övgü niteliği taşıyacağını sanarak, saflık ve iyimserliği ['kötümserliği'] mükemmel bir uyumla birleştirdiğimi de kabul etmek zorundayım. bu duygu selinden uyandığım nokta da zaten filmin kör göze parmak dönüm noktalarından biri idi, çok utandım, nitekim siz de barbara'yı severseniz, o sahnede filmi kafanızda bitirebilirsiniz. ayrıca fit but you know it* ayrıntısını kaçırmayan lazer altyazı: fono film, neden 'wirginia woolf' dedi, onu da anlamış değilim. o da dubya'yı andırsın diye mi?
(sissyneck - 14 Mart 2007 12:35)
dupeduz gerilim filmi. insanin icini burkuyor, bir garip oluyorsunuz, yerinizde bir oraya bir buraya kaykilip, geriliyorsunuz. kendiniz ile basbasa kalamayip, ikide bir etrafinizdaki insanlarin gozlerinin icine bakmaya basliyorsunuz, sonra da yakalaninca gozlerinizi kaciriyorsunuz. "iki dakika durdurun filmi bir yuruyeyim, acilayim yahu..." diyesiniz geliyor. offf, sikintilar basiyor... iyi senaryo, iyi oyuncular, iyi film... the constant gardener, the last king of scotland, the wind that shakes the barley ve the queen ile gectigimiz iki senenin sinemalardaki ingiliz cikarmasinin yeni bir parcasi.
(gerry - 30 Nisan 2007 01:58)
baştan sona kalite ile bezenmiş film. yönetmen, senaryo ve tabii ki oyuncular çok çok başarılı. öncelikle elimizdeki hikaye gerçekten etkileyici. kendisinden yaşça büyük kocası, depresif kızı ve down sendromlu oğlunun arasında yalnızlık çeken oldukça çekici bir öğretmenin yeni geldiği okulda yaşadıklarını izliyoruz. aslında filmin konusu bu gibi görünse de okulun eskilerinden yaşlı, kuralcı ve buz gibi bir surata sahip barbara'nın yaşadığı yalnızlığa yeni hoca sheba ile son verme hayalleri filmin konusu. --- spoiler ---barbara'nın önceden yaşadığı reddedilme ve sonrasında yaptıkları ne kadar takıntılı olduğunu gösteriyor. sheba'ya olan sevgisi ise gittikçe büyük bir takıntıya dönüşüp yalnızlığından kurtuluş için tek çözüm gibi gelmeye başlıyor. bu sırada sheba da arzularına gem vuramayıp öğrencilerinden biriyle sevişmeye başlıyor. öğrenciyi oynayan çocuk baktım 17 yaşındaymış. adam daha reşit olmadan cate blanchett gibi bir dilberle de sevişti ya, bu dünyanın adaleti yok arkadaş. neyse bu sırrı öğrenen barbara kafasında sheba'yı kendine bağlama planlarını yapıp uygulamaya koyarken sheba ise arzuları ve gerçekler arasında sıkışmış bir şekilde bocalamakta. barbara rolünde judi dench adeta ders veriyor. mimikleri, bakışları, ses tonu yani herşeyiyle kusursuz. ingiliz sinemasının aliye rona'sı mübarek. burdan da sayın rona'yı saygıyla anıyor, allah düşmanımın başına böyle insanlar vermesin diyoruz.--- spoiler ---
(crowley - 5 Haziran 2008 21:41)
iki sevgilisinin yas ortalamasini alarak aradigini bulan istatistikci bir kadinin macerasinin konu alindigi bir film.
(darkshines - 9 Ocak 2009 06:37)
"bir kadının hatası, bir başkasının fırsatı"cate blanchett ve judi dench hakikaten de muhteşem bir iş çıkarmışlar filmde. ancak filmin tek iyi yanı bu değil. senaryo zoe heller'in romanından uyarlanmış ki, filmi izlediğinizde bir de kitabı okumak arzusu sarıyor bünyeyi. yalnız ve sosyopat bir öğretmenin zayıf kişilikli bir öğretmenle yolunun keşismesini konu alıyor film kabaca. ancak esas konuya çok da bağımlı olmayarak, aralarda yapılan, hayat üzerine, sosyal yaşam üzerine, sınıflar üzerine, eğitim üzerine ve hatta sistem üzerine şahane tespitler de cila olmuş adeta. yönetmenin de ayakları yere pek sağlam basıyor üstelik.bir de filmin müziklerini philip glass yapmış ki, cila üzeri cila olmuş o."bu okula çevrenin yeni yetme işçi sınıfı gelir. geleceğin tesisatçıları veya tezgahtarlarıdır onlar. şüphesiz teröristler de çıkacak aralarından. eskiden sigaralara veya müstehcen mecmualara el koyardık. artık bunların yerini bıçaklar ve kokain aldı. üstelik buna "ilerleme" deniyor.""sheba gibiler yalnız olmanın ne demek olduğunu bildiklerini zannederler. ucu bucağı olmayan yalnızlıklara varan yolculukların birikimini bilmezler. hiç bilmezler. hafta sonunu çamaşırhaneye gitme hadisesi etrafında bina etmenin ne olduğunu... veya otobüs biletçisi kazara temas ettiğinde iliklerine dek işleyen bir hasret ürpertisi hissedecek kadar müzmin bir el değmemişlik içinde olmayı. bunlardan onun gibilerin haberi bile yoktur."
(su sebeple - 7 Haziran 2010 15:35)
filme genel bir değerlendirme çekersem :--- spoiler ---söyleme sırrını dostuna,söyler sırrını dostuna.--- spoiler ---
(zirvelerin ozgurlugu - 9 Ekim 2010 06:01)
yalnizlik, hic bu kadar acitici, gercekci, cirkin, uzucu ve sarsici anlatilmamisti sanirim. sonuclari, boylesi korkunc betimlenmemisti.saskinim.
(the spy in the attic - 19 Ağustos 2013 05:41)
post-modern bir film-noir. çağdaş toplum anlayışında yer alan ahlak kurallarımızın en katılarından olan yasadışı yaşta ve yasadışı mevkiilerde ilişki, lezbiyenlik, evlilik dışı ilişki, aile birliğini sarsma gibi kavramları; çiğnenmiş bir sakız gibi saçımıza yapıştıran bir film. filmin üst sarsıcılığı bu "sıradışı"lıktan geliyor. alt notalarda yaşama karşı sorumluluk, yalnızlık, aşkın mantığı yere sermesi, tutkular ve çevre baskısı da yer alıyor. güçlü bir senaryo, güçlü oyunculuklar ile hazırlanan pastaya bir de (birer başyapıt olmasa da) filme uygun müzikler pastanın süsü olarak katılıyor. ve sonucunda da böyle bir lezzetli neticeler doğuyor. yeterince düşünülmesi, analiz edilmesi gereken senaryoyu ve kişilikleri; sinemasal simgelerle doldurmadan olduğu gibi yansıtmak yönetmen için çok doğru bir tercih olmuş. filmde görsel zenginlikler ve ışık oyunları gibi sinemanın illüzyonları yok. hayatın illüzyonları o kadar kuvvetli ki, masallar diyarı yaratmaya gerek yok.yeni dönem ingiliz sinemasında ve yumuşamış (sürekli tarihi senaryolar, sürekli ingiliz adetleri ağırlıklı yapımlar ile yumuşamış) ingilizlerin kendilerine gelmesi için de çok uygun bir yapıt. her yönüyle üzerinde düşünülmüş ve çaktırmadan etkileyici hale getirilmiş akıcı ve başarılı bir film. yapımda ve yönetimde emeği geçen herkese teşekkür ederiz. biraz da sanatsal kimliğimizi bir yana bırakırsak göreceğiz ki; cate ilik gibi karı lan.
(sinematematikci - 4 Ocak 2014 02:01)
Yorum Kaynak Link : notes on a scandal