Süre                : 20 dakika
Çıkış Tarihi     : 01 Ocak 1984 Pazar, Yapım Yılı : 1984
Türü                : Kısa Film,Drama
Ülke                : Soviet Union
Yönetmen       : Semir Aslanyürek (IMDB)(ekşi)
Senarist          : Ivan Juk (IMDB)
Oyuncular      : Armen Dzhigarkhanyan (IMDB), Vyacheslav Kapeliushnikov (IMDB)


  • "yedi avlu'nun vizyona girmesini dört gözle bekleyen öğrenci, soruyu sorar ve nasibini alır.+hocam, yedi avlu ne zaman vizyona girecek?-abi, film bana girdi, vizyona girse ne olacak..."
  • "dünya tatlısı bir adam, sinemayla ilgilenen herkese yardım etmeyi borç bilmiş, yetenekli gördüklerine sette çeşitli görevler veren mütevazı ve komik insan."




Facebook Yorumları
  • comment image

    1956 antakya dogumlu.

    sam universitesi tip fakultesinde ogrenimine devam etti. 3 yil sonra ayni universitenin guzel sanatlar fakultesi heykel bolumune gecti. 1. siniftayken sovyet kultur merkezine hediye ettigi bir tas yontu karsiliginda sovyetler birligi'nde burs kazandi.

    1979-86 yillari arasinda sscb devlet sinema enstitusu (vgik) film yonetmenligi fakultesi, konulu film bolumunde alexandr alov- vladimir naumov'un atolyesinde ogrenim gordu.

    1990 yilinda m.u. gsf sinema-tv bolumunde ogretim elemani olarak goreve basladi.
    ayni fakultede "vagon" filmiyle sanatta yeterligi bitirdi.

    kisa metrajli filmleri: "yara", "babil'de yalnizlik", "yukarda havalar temiz"
    uzun metrajli filmi: "vagon"
    senaryolari: "vagon", "senfoni", "ucuncu dilek", "karmasa", "eve giden yol", "agaca asili ceset", "komunist"


    (jaws - 15 Şubat 2002 12:29)

  • comment image

    bu kişi devamlı hikaye anlatsın, ben de dinleyeyim. güzel hikaye anlatan insalara her zaman ayrı bir hayranlık duydum. bugun düzenlenen bir sinema seminerinde gördük kendisini. bahsettiğim anlatışta karizmatik bir ses tonu, mimiklere hakimlik yok ama inanılmaz bir samimiyeti var bu insanın. sanırım bir yönetmenin en çok ihtiyacı olan şey de bu. lal olan bir arkadaşının öyküsünü anlattı (gençlik döneminin siyasi ortamıyla bağlantılı). ama öyle bir anlattı ki uzun zamandır böyle güldüğümü, neşelendiğimi hatırlamıyorum. filmini çekecekmiş zaten, dört gözle bekliyorum. yapmak istediği çok proje var belli, ama buruk, çünkü parasal kaynak sağlanamıyormuş. osmanlı imparatorluğu hakkında çok güzel bir film projesi varmış ama gereken para dudak uçuklattığı için ( savaş sahneleri, efektler...için) rafa kalkmış. rusya'da muhteşem bir kamera varmış, isteğe göre imal ediliyormuş, objektifi şöyleymiş böyleymiş, heyecanlı heyecanlı anlattı. umarım kamerayı da alır, istediği parayı da bulur. huzur bulur


    (jondaff - 1 Aralık 2008 23:43)

  • comment image

    türkiyede sinema dramaturjisi denilince akla gelen ilk insan. dramaturjideki başarıyı filmlerinde yönetmen olarak gösteremiyor olmasına bir sinema sever olarak üzülsem de, sevilesi, samimiyetinden şüphe duyulmayası gereken gerçek bir sinemacıdır. ayrıca kendi kitabı olan senaryo kuramı kitabımın üzerine şu yazıları yazarak ne kadar mütevazi olduğunu bir kez daha göstermiştir.
    "sevgili kardeşim post biyikli adama bu kitabı aşman dileklerimle."

    kitabında sinema dramaturjisi başlığı altında alıntı yaptığı karl marxın sözleri, türkiyede senaryoya bakışı ve beraberinde gelen senaryo oluşum sürecini gayet iyi özetler.

    "bilmiyorlar ama yapıyorlar"


    (post biyikli adam - 22 Aralık 2008 01:15)

  • comment image

    "sol: 70’li yıllardayız. antakya’da. semir aslanyürek birgün suriye’ye tıp okumaya gidiyor, derken birgün bir taş sayesinde hayalleri gerçek oluyor. bizim bu kadarını bildiğimiz hikayenin detayını alalım sizden.

    semir aslanyürek: ben bir taş buldum, ondan bir heykel yaptım, heykel benden önce moskova’ya gitti. daha sonra da benim gitmeme vesile oldu. aslında söylediğiniz kadar kısa özetlenebilir. ama hoş bir hikayesi var. anlatayım. ancak hayal edilebilecek kadar yakındı sscb’ye gitmek. nazım hikmet “memleket mi yıldızlar mı?” diye sorar ya. sovyetler birliği’nde yaşamanın yanında yıldızlara gitmeyi düşünmek daha gerçekçi kalıyordu. herhalde liseli yıllardan beri kafamdaki hayallerden biriydi. benim için orası da dünyanın bir parçasıydı ve gidilebilirdi. bu rüyayı taşıyordum içimde hep. 1975 yılıydı. antakya’daydım. daha antakya’nın dışına bir kez çıkmış, istanbul’a bir günlüğüne ve ancak izmit’e kadar gitmiştim. başka seyahatim olmamıştı... bizde aileden gelme ve herkesin çocuk yaşta öğrendiği bir iş vardır. taş oymacılığı. herkes iyi kötü taştan heykeller yapabilir. ben de bu oymacılık günlerimden birinde kocaman bir taş bulmuştum. içimden dedim ki bu taş moskova’ya gidecek. daha sonra söylediğimde herkes dalga geçti. ben de dalga geçtim kendimle. bu imkansızdı. ama üç yıl sonra o taş moskova’ya gitti. ardından da ben.

    suriye’ye gidişim bunu mümkün kıldı diyebilirim. şam’da sscb kültür merkezi vardı. suriye’de tıp eğitimi alıyordum o sırada. biz birkaç arkadaşla biraz da korkarak kültür merkezine girdik. o zamanlar, psikolojik bir şeydi, sanki birisi bizi görecek, türkiye’ye ispiyonlayacak, “bunlar sovyet kültür merkezine gitti, onlarla ilişkileri var” diyecek ve çıramızı yakacaktı. yine de gidiyorduk. birgün bir resim sergisini gezmeye gittik. aramızda türkçe konuşuyorduk. kimse anlamıyor nasılsa diye de arada aramızda şakalaşıyor ve resimler hakkında yorumlar yapıyorduk. bir adam bizi takip ediyordu salonda. sonra yaklaştı ve bizimle selamlaştı. “ben buranın müdürüyem” dedi. azeri lehçesiyle konuşuyordu ve zor anlaşıyorduk ama bize çok içten davrandı. kartını verdi. tekrar gelin, dedi. o zamanlar biri size kartını verirse davete icabet etmek lazım gelirdi. ben de iki gün sonra kendisini ziyarete gittim. hakkımda bir çok soru sordu. sovyet vatandaşı olmasının bana verdiği bir rahatlık ve heyecan vardı üzerimde. benim de işçi partili ve sosyalist olduğumu öğrenince mutlu oldu. ona parti kimliğimi gösterdiğimde, “kimliğini gösterme kimseye, sakla” dedi. zor zamanlardı. ispiyonculuk had safhadaydı.

    yalnızca kültür merkezinin müdürü değil tanıştığınız sosyalistler değil mi? bulgaristan ve romanya büyükelçisi de var.

    evet (gülümsüyor, bu tanışmanın yarattığı güzel de bir anısı var semir aslanyürek’in). sık sık giderdim kültür merkezine. tıp öğrencisi iken suriye hükümetinden 200 lira burs alıyordum (40 dolar kadar). zor geçiniyordum. yoksul bir aileden geliyordum üstelik. kültür merkezinin müdürü de bunu biliyordu, anlıyordu diyelim. bana destek olmaya çalışıyordu. para yardımı değil ama (ben de kabul etmiyordum zaten), kendisine gelen hediyeler olurdu bu hediyeleri çevreye dağıtmak yerine bana verirdi. bunlar satıp paraya çevirebileceğim sigara ve içki gibi şeylerdi. “başkalarına vereceğim, içecekler, bari sen birine sat, eğitimine katkı olur” derdi. ayrıca benim durumumla ve düşüncelerimle de yakından ilgilenirdi.

    birgün bana bir davetiye verdi. 9 mayıs’ta ikinci dünya savaşı’nın bitişinin yıldönümünde (sscb’de zafer bayramıdır ve yiğitlik bayramı adıyla kutlanır) sscb büyükelçilik binasında bir davet olacaktı. davetiyeyi bana birkaç ay önce vermişti, kimseye göstermedim onu çünkü çevremde türkiye’den öğrenciler vardı ve bilirsiniz o dönemde bunu görüp türkiye’ye ispiyon edecek insanlar da vardı aralarında. ben de kendimce davete giderken bir hediye götürmek istedim. çiçek fiyatlarını sordum ve çok pahalı olduğunu görünce o taş aklıma geldi.

    bugüne kadar hala devam eden bir taşımacılık geleneği var, hergün bir araç suriye-antakya arasında gider gelir. babama mektup yazdım ve taşla birlikte oymacılık aletlerimi istedim. taşı sınırdan geçirmek sorun yaratmış. balyozla kırmak istemişler içinde ne var diye. birkaç gün sonra taşıma şirketinin sahibinin oğlu (suriye’de okuyordu) “bu taş heykel yapmak için” deyip almış gümrükte, kendisi getirdi. o zaman tıp fakültesinde dönem vizeleri vardı. sınavları askıya aldım ve bir heykel yaptım. heykel bir demirci figürüydü. demirci bir elinde çekiçle diğer elinde tuttuğu orağı dövüyordu. 9 mayıs akşamına doğru bir arkadaşımla birlikte heykeli bir pikaba koyduk ve büyükelçiliğe geldik. ancak elçilik görevlileri heykeli içeri almadılar. bir çuvalın içindeydi ve ne olduğunu anlamamışlardı. ben de müze müdürünün adını vererek “kendisi bizi davet etti” dedim. müdürü çağırdılar, geldi, baktı torbaya ve çok şaşırdı. hemen içeri alın, dedi. bizi ayrı bir odaya aldırdı. meğer ki biz bütün ülkelerin büyükelçilerin davetli olduğu bir resepsiyona davet edilmişiz. ama bizi yaklaşık iki saat ayrı bir odada beklettiler ve ikramda bulundular. sonra bizi ana salona aldılar. sosyalist ülkelerin elçileri haricindekiler ayrılmış resepsiyondan, bulgaristan, romanya gibi ülkelerin elçileri oradaydı, bizi tanıştırdılar elçilerle tek tek. sonra kültür merkezi müdürü, “bir sürprizimiz var” dedi konuklara. bir masa ve üzerinde heykeli getirdiler. üstünde bir örtü vardı kurdelalı. müdür kurdelayı açtı. herkes heykele bakıyor ve şaşkınlıkla bana dönüp tebrik ediyordu. ben de böyle bir şekilde sunulacağını düşünmediğimden çok şaşırmış ve gururlanmıştım.

    antakya’nın doğasından kopup gelen bir taş, sosyalizmin simgesi orak ve çekice dönüştü. taş moskova’ya gitti demiştiniz. heykelinizi göndermişler ve ardından da sizi çağırdılar değil mi?

    bu olaydan yaklaşık iki hafta sonra evimize bir araba geldi. kültür merkezi müdürünün acilen beni görmek istediğini söylediler. ben de çok meraklandım ve hemen gittim. moskova’dan bir televizyon yetkilisi ve güzel sanatlar akademisi’nden bir heykeltraş gelmiş. meğer benim heykelim moskova’ya gitmiş çoktan ve orada bu iki kişi heykeli görünce benimle görüşmeye gelmiş. “sscb’de heykel okumak ister misin?” dediler. ben aslında o dönemde tıpta okusam da sinemayla haşırneşir olmaya başlamıştım ama heykel hiç aklımda yoktu. sonuçta çocukluktan bu yana antakya’daki pek çok genç gibi taş oymacılığı yapıyordum ancak mesleki olarak hiç düşünmemiştim. bana burs vereceklerini ve leningrad güzel sanatlar akademisi’nde okuyacağımı söylediler. kalbim duracak gibiydi. heyecanıma rağmen sinema okumak isteyeceğimi söyledim yine de. azeri müdür benim için çeviri yapıyordu. bunu duyunca durdu ve bana “önce onların teklifini kabul et, oraya gittiğinde duruma göre bölümünü değiştirirsin, önce kabul al daha sonra sinema” dedi. ben de kabul ettim. bu geçiş aşamasında da boş durmadım. tıp eğitimimi bırakıp heykel bölümüne geçtim. ben sscb’ne gitmeye hazırlanırken macaristan’dan iki öğrenci bizleri ziyarete gelmişti. bunlardan bir tanesi türkoloji okuyan bir kızdı. çevrede benim o kızla evlenerek macaristan’a gittiğim dedikodusu yayılmıştı. uzun süre (ben sscb’deyken dahi) insanlar benim macaristan’da olduğumu sanmışlardı.

    artık hayalleriniz gerçek olacaktı. hazırlıklara başladınız. nasıl bir sovyetler birliği hayal ediyordunuz peki? buradaki bizler için, hele hele o günlerde sosyalizmin içinde yaşayacak olmak çok büyük bir heyecan olmalı.

    olmaz mı! kalbim yerinden çıkacak gibiydi. sscb’den önce macaristan’a gittim. bir ay kadar kaldım. suriye’deyken arkadaşım olan peter’in evinde kaldım. çok başarılı bir fizikçidir. orada peter ve arkadaşları bir anlamda beni sovyet macerasına hazırlıyorlardı. çünkü benim için sscb bir hayal olduğu kadar aklımda cennet gibi bir yerdi. bir insan hayalinde bir yeri yaşatıp yücelterek gittiğinde farklı bir ortam bulursa çok bocalar. onlar da bana yardımcı oluyorlar, ilk kez yurtdışında yaşayacak birine macaristan örneği üzerinden sosyalist yaşamı anlatıyorlardı. ola ki hayalimle gerçek arasında fark olursa hayalkırıklığı yaşamayacaktım. macaristan bu anlamda vitrin gibiydi. çok gelişmiş, bolluk içinde yaşayan bir ülkeydi. batı’dan hiçbir farkı yoktu. orayı görünce kimbilir sscb nasıldır deyip şaşırıyordum. bu arada peter bana yanıma almak üzere bol miktarda tuvalet kağıdı ve konserve gibi malzemeler hazırlıyordu. ben anlayamıyordum. dedi ki gittiğinde bunlar lazım olur çünkü ilk birkaç hafta yemek bile yiyemeyeceksin. bunun anlamını oraya gidince anladım. evraklarım hazır olunca da yola çıktım. macaristan’dan sscb’ye giderken trende bir rus aile ile yolculuk ettim. bir rus subayı ve eşi. tek kelime rusça bilmiyordum ama işaretlerle anlaşıyorduk. bana karşı o kadar ilgiliydiler ki anlatamam. sosyalist anlayışı biraz daha yakından tanıyordum. sscb burslu öğrencilerin uçakla geleceğini düşünerek havaalanında karşılama ekibi oluşturmuştu ancak ben trenle gidince beni karşılayan olmadı. o rus aile beni okula teslim edene kadar bırakmadı. okula yerleşince birkaç gün dinlendik ve sonra bizi öğrenim göreceğimiz yerlere gönderdiler. ben bir yıl kiev’de kaldım. bu sırada hazırlık eğitimi aldım. hazırlık sınıfı bitince türkiye’ye dönmeden önce macaristan’da bir süre kalıp tekrar moskova’ya gittim ve oraya yerleştim.

    hazırlık bitince sinema eğitimi başladı. kiev’de de akademi vardı neden moskova?

    sinemayı kiev’de okumam da mümkündü, evet. aslında ben heykel bölümü için başlayıp daha sonra türkoloji bölümüne de çağrıldım. sovyetler’de, uluslararası hukuk ve devletler diplomasisine çok önem veriliyordu. bunun için de beni önermişlerdi. gittim ve hocasıyla tanıştım. o da bana çok yakın davrandı. hem sorular soruyor hem de bana sscb’deki yaşamla ilgili yardımcı oluyordu. benim diplomasi okumamı çok istiyordu. ama birgün bir yönetmen bana bir rol önerdi. rolü oynarken sinemanın oradaki donanımını, çalışma şeklini görünce, “tamam” dedim “ben kesinlikle sinema okumalıyım.”

    sinemaya geçmeye karar verince beni o dönemin en ünlü ve başarılı yönetmenlerinden birinin grubuna verdiler. yedi finlandiyalı ve bir tek ben bir atölye oluşturduk. o sırada moskova güzel sanatlar akademisi’nin de sınavları vardı. hocam benimle çalışmaktan memnun olacağını ve kaydımın kesinleştiğini ancak ne olursa olsun moskova’daki akademinin sınavlarını denememi söyledi. o sınavlar çok zor oluyordu ve kabul edilen kişi inanılmaz zor bir eğitim alıyordu. çalıştım ve kazandım. moskova’ya yerleştim. orada yedi yıl boyunca inanılmaz anılarla birlikte, çok kapsamlı ve ağır bir sinema eğitimi aldım.

    sscb’de sinema eğitimi. teorik çalışmanın yanı sıra sosyalizme dair ideolojik eğitim de veriliyor muydu? enstitü karşı binanızmış sanırım.
    evet marksist leninist enstitü karşı binamızdı. eğitimlerimiz iki bölümdü. birincisi mesleki ders ki mesleğiniz için gereken en temel ve detaylı bilgiyi alırsınız. ikincisi ise "bilimsel komünizm" adı verilen ideoloji dersi. ilkel komünal yaşamdan bugüne tarih, tarihsel materyalizm, felsefe, marksizm tartışmaları... mezuniyette bizden final filmimizi çekmemizi istediler. daha sonra tüm gün boyunca süren sınavlara girdik. ilk sınavda mesleki olarak filminizi savunuyorsunuz. öyle ki mahkeme gibi. bir bağımsız yönetmen var savcı durumunda, derslerinize hiç gelmemiş biri oluyor. o, filmi eleştirip sizi batırmaya çalışıyor tabir yerindeyse. siz de karşınızdaki bağımsız jüriye filmi savunuyorsunuz. bu arada sizi yine bağımsız bir yönetmen de savunuyor. avukatınızla savcınızla resmen mahkemedesiniz. ancak geçme notunu alsanız bile “elimden gelen buydu, daha iyisini yapmaya çalışacağım ama istediğim kadar başarılı olamadım” benzeri bir yorum yapmanız gerek. olur da “benim filmim iyiydi, ben bu işi başardım” derseniz atılırsınız. bunu hangi sınıfta ne zaman söylerseniz söyleyin atılırsınız. “tamamdır, bitti, oldu bu iş” demek sonunuzu getirir.

    bilimsel komünizm konusunda da tam gün süren bir final tartışmasına girersiniz. ancak bu daha farklı ve resmidir. ilkine serbest kıyafetlerle gidebilirken burada mümkünse siyah, takım elbise ve kravatla gidersiniz. karşınızda marksist-leninist enstitü’den bir heyet olur. soru cevaptan öte, genel olarak dünya düzeni, ideolojiler, marksist anlayış ve benzeri her konuda tartışırsınız. yaklaşık altı saat sürdü benim finalim. sizi her iki sınavda da gerçekten tam donanımlı olmadan mezun etmezler. sinema eğitimi için kesinlikle söyleyebilirim ki, dünya üzerindeki en ağır ve kapsamlı eğitimi aldık.

    sovyetler birliği’nde gündelik yaşama dair...

    semir aslanyürek bütün içtenliğiyle anlatıyor. hiçbir ayrıntıyı kaçırmıyor. özellikle oradaki günlerine ait anıları canlandıkça aslanyürek’in de yüzündeki ışıltı ve coşku artıyor. siz hiç yabancı bir ülkede kendinizi evinizde gibi hissettiniz mi? aslanyürek hissetmiş. “enternasyonalizm böyle bir şeydir” diyor bize. sohbete devam ediyoruz.

    tek kelime rusça bilmeden gittiğiniz moskova’da dili nasıl öğrendiniz? o süreci biraz konuşalım.

    hazırlık sınıfına başladığımda türkçe/rusça sözlük dahil beni kolaycılığa saptıracak herhangi bir yardım alacağım araçları ve kaynakları kestiler. öncelikle her yabancı öğrenciyle bir rus öğrenci eşleştirilir. dil hatalarınızı düzeltir, ödevlerinizi yapıp yapmadığınızı kontrol eder. bütün gün boyunca rusça dersi alıyorduk, gramer, konuşma, kelime dağarcığını arttıracak yardımcı dersler gibi. ama bunun dışında da gizli hocalarımız vardı.

    semir aslanyürek hikayenin bu kısmında gülümsüyor, şimdi okuyacaklarınız yabancı bir ülkede yabanlıktan uzak, samimi ve sıcak bir anlayışın örneği... sovyetler’de bir yabancının ilk şehir gezisi...

    bir hafta sonra bizi şehir gezisine götürdüler. kenti tanıtıyorlar, dolaşıyoruz, ben kaybolduğumu farkettim. yanımdaki ekip yok oldu! kaybolduğumu anlayınca panik olmadım, bir saat kadar dolaştım. kendimce nasıl olsa bir şekilde okula dönebilirim diyordum. ama hâlâ dili öğrenme aşamasındaydım. sonra yanıma bir kız yaklaştı. adı ira’ymış. kendini tanıttı ve konuşmaya başladı arkadaşım gibi. insanların sıcak karşılamalarına ve ilgilerine daha ilk günden alışmıştım. ben de anlatmaya çalıştım. “öğrenciyim, geziye çıkmıştık, kayboldum. şu adrese gitmem gerek” vesaire. “adresi biliyorum, seni götürürüm” dedi. ama önce biraz gezmeyi önerdi. gezdik. bana şehri anlattı. sonra okuluma götürdü. görüşelim tekrar, dedi.

    sonrasında yaklaşık iki üç ay kadar ira’yla gezdik. ben sanıyorum ki ira ile raslantısal tanışmışız ve arkadaş olmuşuz. birgün pikniğe gittiğimizde kimliğini gösterdi. okulumda hazırlık sınıfında öğretmendi ve bütün öğrencilerin başına geldiği gibi ben de gizli hocamla tanışıp arkadaş olmuş ve rusça öğrenmiştim. beni o gün bilerek durdurmuş ve farkettirmeden arkadaşım olmuştu. hem hocamdı artık hem de arkadaşım. diğer arkadaşlarımın da benzer hikayeleri vardı.

    moskova’da yedi yıl... o süre boyunca sosyalizmin insan hayatına kattıklarına dair gözlemleriniz neler? herşeyin halk için olduğu toplumda gündelik hayata dair birkaç söz alalım sizden.

    macaristan’da peter’in bana söylediği şeyler doğruymuş. bir yabancı ülkeye ilk gittiğinizde, hele dilini bilmiyorsanız ne yemek yiyebiliyorsunuz ne de aradığınızı bulabiliyorsunuz. mesela havyar ya da borç çorbası. ilk defasında yiyememiştim. genel olarak da damak tadı bana yabancıydı. üstelik ihtiyacım olan bir şeyi en kolay nerede nasıl bulabileceğim konusunda da ilk zamanlar çok acemiydim, herkes gibi. peter’ın bana verdiği malzemeler çok işime yaramıştı. alışma süreci boyunca zorluklar yaşadım. şimdi ise oradan buraya gelecek arkadaşlarıma siyah ekmek getirmelerini istiyorum. dünyanın en güzel ve çeşitli ekmekleri sscb'de yapılır. elbette yabancı bir ülkeye gitmenin ilk fiziksel farklılık ve yabancılığını çektim. ama sovyetler birliği’nin diğer yabancı ülkelerden bir farkı vardı.

    orada adım attığınız andan itibaren asla yalnızlık ve yabancılık çekmezsiniz. tanıştığınız her insan, mesela bir taksici bile, sizinle konuşur ve evine davet eder. misafir eder. sadece kendisi değil komşuları da sizinle tanışıyor ve hediyeler veriyor. bu şekilde tanıştığım insanlar, hocalarım, sadece birkaç saat görüştüğüm insanlar bile beni daha sonra arayıp sordular. okula kadar geliyorlardı. hatta kiev’deyken kısa bir süre kayıt yaptırmayı düşünüp tanıştığım türkoloji hocam da beni sürekli aradı. bana yiyecek getirir ve bir ihtiyacım olup olmadığını sorardı. sscb’nde geçirdiğim yedi yıl boyunca bugüne kadar süregelen arkadaşlıklar edindim ve bunlar gerçekten başka bir ülkede edinemeyeceğim arkadaşlıklardı. bu, devletin “böyle yapın” diyerek öğretebileceği bir şey değil. sosyalist anlayışın getirdiği bir yaşam ve anlayış biçimi. enternasyonalizm böyle bir şey işte.

    daha önceki sohbetlerimizden birinde sovyetler birliği’ndeyken bir çocuğunuz olduğunu ve doğumundan itibaren sizi hayrete düşüren bir sağlık hizmeti aldığınızı anlatmıştınız.

    evet, orada evlendim. karım gece yarısı doğum yapmıştı. hastaneye götürüldü özenli bir şekilde. bir oğlumuz olmuştu. sabah ziyarete gittim, çocuğumu görmek istedim. o kadar steril bir ortam ki burada olduğu gibi çocuğu kucağınıza almanız mümkün değil. yaklaşık birkaç gün çocuk hastanede özel bir ortamda tutuluyor. size camlar ardından gösteriliyor. eve gelişi ambulansla oluyor ve sonraki iki hafta boyunca her gün bir sağlık görevlisi gelip ateşine ve tansiyonuna bakıyor. bu süreçte de gerek bebeğin kalacağı oda gerek ev dezenfekte ediliyor ve eşyalarınıza kadar denetleniyorsunuz. uygun olmayan her şey uzaklaştırılıyor.

    birkaç ay sonraydı, oğlumuz emeklemeye başlamıştı. evi ilaçlamıştım haşereye karşı. sanırım emeklerken ilaçtan bir miktarını eliyle ağzına bulaştırdı. o gün akşama doğru ateşi çıktı. hemen sağlık ekibini aradım. detaylı sorular sordular. anlattım. aradan on dakika geçmeden üç tane ambulans geldi. biri ilk yardım ünitesi diğerleri de seyyar ameliyathane. yaşadığımız evler özel bölmelerle ayrılmıştı birbirinden, ben o güne kadar nedenini farketmemiştim. her evin yanındaki ara bölme, acil durumda açılarak binanın içine ambulansı alabilecek şekilde tasarlanmış. ambulansı evin içine kadar getirdiler diyebilirim. ben çok korktum o zaman. sandım ki çocuk ölmek üzere. halbuki hafif bir zehirlenme ve ateş varmış. ama gösterilen önemi size kelimelerle anlatmam mümkün değil. çocuğu hastaneye aldılar ilk yardımdan sonra. yaklaşık bir hafta da hastanede tuttular. tamamen iyi olduğundan emin olunca da geri getirdiler. devlet, tüm imkanlarıyla sağlık, eğitim ve benzeri temel hizmetleri kesinlikle ücretsiz ve hassas biçimde sunuyordu.

    çoğu zaman deniyor ki, evet sscb’de sosyalizm vardı ama halkın hiçbir şeyi yoktu... yaşadığınız dönemde yaşam koşullarına dair gözlemlerinizi alalım. mesela en düşük ücretle diyelim, moskova’da nasıl yaşanırdı? siz sinemacısınız ama bir işçi mesela operaya gidebilir miydi yoksa bunun için gelirinden önemli bir miktar mı ayırırdı?

    sscb’de verilen ücretler ve yaşam koşulları o kadar iyiydi ki aslında ne istiyorsanız alabilirdiniz. mesela en düşük maaş standard bir işçi için 40 rubleydi. bu para ile yiyecek ve giyecek alışverişinizi yapar, tiyatroya veya operaya gidebilirsiniz. çünkü diğer bütün masraflarınızı, ısınma, elektrik, su, şehiriçi telefon, eğitim, sağlık ve benzeri hizmetleri devlet karşılar. para ödediğiniz şeyler de çok ucuzdur. ben 90 ruble alıyordum ve bu parayla bütün ihtiyaçlarımı karşılayıp herhangi bir isteğimi, örneğin ayda birkaç kez lüks bir restorana gitmek istesem veya kıyafet ve benzeri alışveriş yapsam, rahatlıkla yerine getirebiliyordum. üstelik iki yılda bir tam takım kıyafet ve palto, çizme, çorap aklınıza ne gelirse kıyafet yardımı yapılıyordu. daha neye ihtiyaç duyabilir ki insan? üstelik ülke genelinde sosyal faaliyetler ve kültür-sanat için inşa edilmiş yapıları bir başka ülkede bulamazsınız. binlerce tiyatro ve sinema salonu, sayısız müze ve kütüphane...

    ağır işlerde çalışanlar daha çok kazanırlar ayrıca. mesela maden işçisi binlerce ruble alırdı. profesör bin beş yüz ruble civarında kazanırdı. dolayısıyla aslında en az kazanana da baksanız yaşam oldukça iyi düzeydeydi. ayrıca isterseniz kazancınızdan biriktirip daha sonra kullanmak üzere güvenli devlet kasalarına koyabilirdiniz. faiz alamazsınız ama zaten gerek de yoktur. pek çok meslekte kazanç miktarı yaşamı ortanın üstünde sürdürmek için yeterliydi.

    sohbetin bu kısmında konu biraz da konuşulmayanlara, daha doğrusu hep çarpıtılarak anlatıldığından tüketilmiş olan meseleye geldi. sosyalizmin getirdiği güzellikleri yaşadığınız kadar sscb’nin dağılış sürecine de tanık oldunuz. dönüşüm nasıl yaşandı? hep dedikleri gibi sscb nasıl dağıldı?

    şunu açıkça söylemeliyim ki, ideolojik veya siyasi olarak 90'lı yıllara kadar çeşitli gelişmeler oldu ise de halk arasında, yaşamın içinde kapitalizmin varlığını görmemiz 1990’a doğru arttı. ondan önce bazı işaretler görülebiliyordu ancak o sırada sovyet yönetimi emperyalizmle düşman olduğunu ve mücadeleyi asla bırakmaması gerektiğini unuttuğu için dönüşüm hızlandı. kruşçev ve molotov’un ünlü tartışması vardır. kruşçev sosyalizm henüz tam olarak kurulmadı, daha ilk aşamasında derken molotov kuruluş gerçekleşti, şimdi devamını getirmeliyiz, mücadele etmeliyiz diyordu. brejnev ise sosyalizm kuruldu artık komünizm aşamasına geçebiliriz diyordu. son dönem yöneticiler emperyalizmin varlığını “bir arada yaşamak” diye tabir ettiğimiz şekilde kabul etmişler ve onunla dostça geçinmenin kendilerine zaman kazandıracağını sanmışlardı. bu unutmanın toplum üzerindeki etkisini ve sonucunu özellikle görebiliyordum. mesela şöyle bir tekerleme söyleyeceğim size. sosyalizmin altı maddesi vardır, birincisi bizde işsizlik yok ama kimse çalışmaz, ikincisi kimse çalışmaz ama beş yıllık plan uygulanır. üçüncüsü beş yıllık plan uygulanır ama marketlerde ürün yok. dördüncüsü marketlerde ürün yok ama herkesin evinde her şey var. beşincisi herkesin evinde her şey var ama kimse mutlu değil. altıncısı da kimse mutlu değil ama hâlâ seçimde evet oyu veriyor... bu bence sscb’nin dağılması sırasında yaşananları son bir iki yıl için özetle anlatıyor.

    birinci maddeye değinelim: işsizlik yok ama kimse çalışmıyor...

    evet, işsizlik yok çünkü herkes bir şekilde çalışır, istediği işte çalışabilir ve yılın minimum sekiz ayında çalışmak zorundadır. bir yıl değil ama. çünkü sekiz ayda kazandığın bir yıl sana yeter. ya çocuksun ve öğrencisin, ya yaşlı ve bakıma muhtaçsın. ötesi, mutlaka bir işte çalışmak durumundasın. kapitalizmin kapıyı aralamaya başladığı, sosyalizmin duvarında delik açtığı dönemde bu kural insanların farklı yorumlayarak uygulamasına izin verecek duruma gelmişti. denetim eksikliği veya denetimin sadece tespit aşamasında kalmasının da payı var bunda.

    bir fotoğrafçı arkadaşım vardı. profesyonel fotoğrafçı. mesela o bir markette kasiyerlik görevine kayıt olmuş. ancak okullara gidip öğrenci fotoğrafları da çekiyor ve çok ucuza satıyor. öğrenci sayısını göz önünde bulundurunca ayda birkaç bin ruble kazanabiliyor. ama böyle tanımlı bir iş yok ki sosyalizmde! sosyalist üretim bu değil! kapitalizmin kendini sızdırdığı noktalar bunlardı işte. bu arkadaşım daha sonra markete gitmemeye başladı. orada kayıtlı görünüyor, maaş almıyor ve market sahibi de buna göz yumuyor. kayıtlı mısın, evet. bu şekilde görevini de yerine getirmiş oluyor. ama bürokratik olarak. üretimde ise hiçbir katkısı yok.

    bir başka örnekte ise hani dedim ya kazanç yaşamaya bol bol yetiyor... bir istatistiğe göre her evden yarım ekmek çöpe gidiyor hergün. bu ne demektir? birincisi, ekmek o kadar ucuz ki bayat ekmek yemeye gerek duymuyor insanlar. ikincisi de devlet bu istatistiği yapıyor, sonuca erişiyor ama çözüme kavuşturamıyor. devletin buradaki hatası böyle açıkları tespit ettiğinde bunları kapatmamak oluyor. ya da en azından ideolojik olarak bu gelişmeyi önleyici bir adım atmıyor. yani sosyalizm kendini kurduktan sonra yenileme ve ilerletme çabasında yenik düştü. bunda halk suçlu değil tek başına. ama ne bileyim, göz göre göre de izin verdik diyorum ben. ekmeği sokağa atan bizdik. hepimizdik.

    bir başka örnek. sinemaya gidersiniz ve filmin başlamasından önce kısa bir belgesel gösterimi olur. sosyalizmin çözülüşüne yakın dönemde artık bu belgesellerin yerini ürün reklamları almıştı. sosyalizm kuruldu ama mücadele kısmında yumuşama ve göz ardı etmeler yaşandı. bürokrasi yaygınlaştı. bu da rüşveti ve göz yummayı getirdi. abd dolarının ülkeye girmesi yasakken el altından dolar alıp satanlar ortaya çıktı. normalde yurtdışından gelen biri, diyelim 100 dolar getirdi. giderken en fazla 100 dolarla çıkabilir. ama bunu içeride harcayabilir de. harcamayanlar için elçilikler doları verili kurun çok daha üstünden bir fiyatla satın alıyorlardı. seri numarasını abd’ye bildirip yok ediyorlardı. resmen yakıyorlardı. o dolarlar tekrar aynı seri numarasıyla basılıp yabancı turistlerle yurda sokuluyordu. böylece 100 dolarla gelen onu değerinin birkaç katı rubleye bozuyor, giderken de 100 dolarlık alım yapıp ülkeden çıkıyor. aradaki miktar ülke içinde dolaşımda kalıyor... bu bir ülke ekonomisini sadece kağıt üstünde bile mahveder. emperyalizme karşı mücadelede bugün küba’nın yaptığı gibi dışa doğru bir mücadele geliştirmez, savunma yapmazsanız, emperyalizmin içinize sızmasına izin vermiş olursunuz ve bunu çok geç farkedebilirsiniz.

    biraz da sinema... bu kez sinemaya bakarken sovyetler birliği ve sosyalizmin kapitalizme göre farklarını, kazanımlarını ve kapitalizmin yarattığı enkazı da konuşalım. semir aslanyürek bir sosyalist ülkenin iyi ve kötü günlerini görmüş, ardından türkiye’ye dönüp kapitalizmin çürütmeye başladığı 90'lı yıllardan bugüne dağılmaya başlayan bir türkiye ile karşı karşıya kalmış. aslanyürek son dönemi puşkin’in salgın’ına benzetiyor.

    vagon’a gelelim. 1992’de başladınız 1993’te bitirdiniz. sovyetler birliği’nin geçirdiği sürece dair önemli bir yapıt. o süreçte azerbaycan’da bulunmuşsunuz. oradaki gözlemlerinizi de alalım.

    vagon benim en önem verdiğim filmimdir diyebilirim. vagon’u çektikten sonra, özellikle türkiye’de yaptığım filmlerde ve çalıştığım süre boyunca sanatımın deformasyona uğradığını düşünüyorum ben. sonuçta kapitalizmin belirleniminde yaşıyoruz. ister istemez sanat da bundan etkileniyor. o dönemle bu dönemi karşılaştırınca diyebilirim ki vagon benim uzun metrajlı filmde ilk göz ağrımdır ve içerik ve anlatım bakımından da önem verdiğim bir filmdir. şimdi üzerinde çalışma yapıyorum gösterime hazırlayabilmek için.

    azerbaycan’da bulunduğum süreç, sovyetler birliği’nin dağılışına dair ipuçlarını da gözlemlediğim süreçtir. azeriler sıkça “neden ruslar petrol gelirini alıyor da biz zengin olamıyoruz. ruslar olmasa biz suudi arabistan gibi olabiliriz” deyip duruyorlardı. dedim ki birgün; petrolünüz var ama onu çıkaran işçiler kim? ruslar. işyerlerinde kim çalışıyor? ruslar. sokaklarınızı kim temizliyor? ruslar. yaşayacak kadar kazanıyor musunuz? evet. peki daha ne istiyorsunuz? siz bir rus vatandaşından en az beş kat daha rahat yaşıyorsunuz. o dönemde aydın kesimden bazı arkadaşlarım “eğer ruslar olmasın ertesi gün şeriat ve harem düzeni burada kol gezer” diyorlardı. şimdi azerbaycan’dakiler tam bir aşiret ve ağalık düzeninde, birkaç zenginin diktiği kulelerin gölgesindeki binlerce fakiriyle yaşıyorlar. suudi arabistan gibi oldular. sanırım sosyalizmle kapitalizm arasındaki farkı bu örnek gösteriyordur; onlara da, bize de.

    vagon’dan öncesinde de filmleriniz var. eğitiminiz sırasında çektikleriniz. sscb’de sinema sanatçısının imkanları nelerdi? bugün türkiye’de imkanlar neler?

    evet, diploma filmi öncesinde 10, 20 ve 30 dakikalık en az üç film çekersiniz. sonuncusu özel izinle uzun metrajlı olabilir. bütün maliyetleri ise okul karşılar. diploma filminizde ise artık yönetmen olarak hem bütçe alırsınız hem de ücret verirler. yani artık yönetmensinizdir. ben de diploma filmimde bir yönetmen olarak ücretli çalıştım aynı zamanda. türkiye’de ise sinema eğitimi daha başından eksikli. bir sponsorunuz olmadan hiçbir şey yapamıyorsunuz ve sponsorunuz da doğal olarak parayı veriyor ve düdüğü çalıyor.

    bugün türkiye’de sanatın toplumdan uzaklaştığını görüyoruz. sanatın üretimi sadece meta olarak değer taşıyor ve “satılmıyorsa bu sanat değildir” deniyor kısaca. özellikle sinema açısından, sscb günleriyle karşılaştırırsanız bu durum hakkında neler söyleyebilirsiniz? iki farklı yönetim biçimi olarak kapitalizmin ve sosyalizmin sanata etkileri nedir?

    öncelikle, tekrar olacak ama, sscb’deki sinema eğitiminin, ayrıca, sinemanın dünyada yeni tartışılmaya başladığı dönemde kurulmuş ve dünyaca kabul görmüş en donanımlı eğitim olduğunu söylemem gerekir. bu anlamıyla bugün hiçbir ülkede bu denli içerikli ve altyapısı sağlam bir eğitim olduğunu sanmam. sinema eğitimi alan öğrenciler bilimi, tarihi, kendi tarihini, coğrafyayı ve daha pek çok konuyu bilmek, dünyayı öğrenmek zorundaydı. şimdi burada türkiye’deki sinema eğitimine bakıyorum... sinema okuyanların çoğu tarih bilmiyor. bilim veya genel felsefe konularında hiçbir altyapısı yok. halbuki sinema sanatı içinde derin bir felsefe anlayışını barındırmaz mı? meslek seçiminde de aynı durum var. sscb’de şu mesleği istiyorum dediğinizde bunun altını doldurmanız gerekir. burada kayıt olmaya gelen öğrencilere soruyorum; neden sinema okumak istiyorsun? anlatacak bir hikayesi yok aslında, bir derdi yok. diyor ki ben sinemayı çok seviyorum. diyorum ki sinemayı seviyorsan sinemaya git. ama derdin varsa, puşkin’in sözüyle “insan yüreğini sözle dağlamak istiyorsan” o zaman sinemacı ol. sinema sevdiğin için yapılacak bir şey değil ki! ya da elinde bir konu var illa onu çekecek. konulara bakıyorsunuz, bir derdi yok, toplumuna dair bir olayı anlatmıyor. baktıkları tek şey şu: ne yapayım ki satsın... kısaca avrupa birliği veya abd gibi kapitalizmin merkezlerinden kendilerine açılacak kapılara göre konu seçiyorlar. ab fonları çok revaçta bugün. eğer transeksüel birinin bir kadına aşkını anlatmak isterseniz size hemen fon veriyorlar da bir işçinin yaşamından kesit sunuyorsanız veya içerisinde toplumsal bir sorunu barındırıyorsanız fon alamıyorsunuz. işte bugün sinema öğrencisi veya yönetmen buna bakıyor. bu da sanatı ve sanatçıyı öldürür. çünkü o zaman sanatı ve üretimini mal yerine koyuyor ve satıyor. alıcısı olan şey makbuldür, diyor.

    semir aslanyürek borcunu nasıl ödüyor peki?

    ben alternatif sinema anlayışıyla yola çıktım. sosyalistim ve sanatçıyım. toplumuma borcumu da mücadelemle ödüyorum. bir sinema komünü oluşturmaya çalışıyorum. bu komünde sanata ve sinemaya dair katkı koyan ve komün anlayışını taşıyabilen yürekli ve devrimci herkes yer alabilecek. bu şekilde sermaye egemenliğinden uzakta, bağımsız ve toplumcu bir sinema sanatı yaratabileceğiz. çünkü sinema sosyalist toplumun egemen sanatıdır. biz bağımsız sinema anlayışımızı ancak sosyalist üretim ilişkilerinde gerçekleştirebiliriz. sponsorlardan medet umanlar unutmasınlar: hiçbir kapitalist, topluma hizmet veya sizin sanatınıza destek adına size sponsor olmaz. bir koyup üç almadıkça, daha doğru bir tabirle, eseriniz onun amacına hizmet etmedikçe kılını kıpırdatmaz. ben bunun örneğini eve giden yol filmimde çokça yaşadım. bu yüzden artık tamamen sosyalist üretim anlayışıyla bir sinema komünü içerisinde üreteceğim.

    bize sovyetler birliği’nde yaşamı kendi kadrajınızdan öyle güzel anlattınız ki. çok teşekkür ederiz.

    ben teşekkür ederim çünkü size anlatırken ben de bir kez daha yaşadım ve hani tabirin de dediği gibi “titredim ve kendime geldim” bir kez daha. o günleri ve sosyalizmin bizlere verdiklerini ne kadar anlatsam bıkmam. dolayısıyla, bugün bu yazıyı okuyacak insanlara sovyetler birliği gerçeğini ve sosyalizmi anlatma imkanını bulabildiğim için ben teşekkür etmeliyim size."

    http://arsiv.sol.org.tr/index.php?yazino=14963


    (entropia - 12 Aralık 2010 20:53)

  • comment image

    yedi avlu'nun vizyona girmesini dört gözle bekleyen öğrenci, soruyu sorar ve nasibini alır.

    +hocam, yedi avlu ne zaman vizyona girecek?
    -abi, film bana girdi, vizyona girse ne olacak...


    (dostbasasimsirtarak - 4 Şubat 2012 23:49)

  • comment image

    psikeart dergisinin düzenlediği "psikiyatri ve sinema" konulu 2. psikeart günlerinde karakter analizi, karakter nasıl olmalı içerikli yavaş akan ama dolu dolu bir konuşma yapmıştır. konuşmanın sonunda da salondaki az sayıdaki izleyiciye hakedilmiş bir ayar vermiştir kendileri şöyle ki;
    salondan sadece iki kişi soru sormuştur, geri kalan herkes -ki sayıları cidden az- hiçbir konu hakkında fikir belirtmemiş sadece bakınmıştır. "ben eskiden asiydim, şimdi çok uysalım. niye böyle oldum bilmiyorum ama lanet olsun ki çok uysalım şimdi, bundan da memnun değilim." diyen semir hoca duruma sinirlenip:
    -size çok kızgınım. niye konuşmuyorsunuz? der.
    salon hala sessiz.
    -gidin hepiniz birer ip bulun asacağız sizi üniversitenin önünde! diye bağırır ardından. salon hala sessiz. semir hoca daha da sinirlenip yine bağırır:
    -ulan biriniz de sesinizi çıkarıp "nah asarsın!" niye demiyorsunuz?
    sağlam karakteri anlatmak için verdiği yalın ama güçlü örnek de belleğimizin bir köşesinde kayıtlıdır. velhasıl öğrendik ki "iyi bir sanat eseri tek seferde tüketilemez" diyen semir aslanyürek sağlam adammış, sağlam hocaymış. kendisini tanımak şansmış.


    (yarindanbanane - 2 Nisan 2013 21:41)

  • comment image

    senaryo yazma konusunda çok iyi olan ama yazdığı senaryoyu filme çekme konusunda bazı sıkıntılar yaşadığını düşündüğüm yönetmen. buna rağmen şellale filmi gayet iyi bir filmdir. ilginç aksanıyla güzel güzel konuşur, küfreder, anılarını anlatır, böylelikle dersi dinlemek epey bi güzel hal alır. daha sinema bölümünü yeni kazanmış neferler olarak bize ilk hafta tarkovski'nin stalker filmini izletmesi, daha doğrusu filmi hazırlayıp kendi çıkıp gitmesi ve bizim karanlıkta uyumamız şeklinde gelişen bir anım vardır. senaryo dersinde de bir filmin sonunun beklenmedik şekilde bitmesi gerektiği üzerine bir konuşma yapmış ardından da o henry'nin son yaprak öyküsünü anlatmıştır. öğrencilerden biri "hocam biz böyle birşey yazsak bizim ağzımıza sıçarsınız" diyerek hikayeyi beğenmediğini belirtir. semir hocanın cevabı ise bütün bir sınıfın yarılmasına neden olur: "sen böyle birşey yaz ben senin taşşaklarını yalarım" iyi adamdır vesselam.


    (agac dali kompleksi - 19 Eylül 2013 06:40)

  • comment image

    şimdiye kadar sinema hakkında öğrendiklerimin çoğunu kendisine borçlu olduğum hocam, türk sineması üstadı. (bkz: dramaturji)

    dersinden bir alıntı (söylediklerini aynen not ettim)

    semir hoca:
    -birşey söylemeye çalıştım ama tam haa dedim. işte adam orada kalmış. ben film yapabilirim diyor. önemli olan bir şey yoktur... ne gerek var buna? peki...
    öğrenci:
    -ama hocam çok sıkıcı.
    semir hoca:
    -hayır abi çok sıkıcı değil.

    semir hoca'dan atasözleri:
    lafın domuzu şaka ile söylenir
    şeyine serpecek kadar arpası var

    semir hoca'dan gaf:
    "her yoğurdun bir yiğit yiyişi vardır."


    (anahita - 13 Temmuz 2004 01:52)

  • comment image

    dünya tatlısı bir adam, sinemayla ilgilenen herkese yardım etmeyi borç bilmiş, yetenekli gördüklerine sette çeşitli görevler veren mütevazı ve komik insan.


    (kibariye nin annesi - 7 Ağustos 2004 20:04)

  • comment image

    sırf öğrencisi olabilmek için bile sinema televizyon okunabilecek kişidir kendisi.ne zaman görsem hayran hayran bakarım kendisine,konuşurken dinlediğimde hayranlığım daha da artar.sinema adına gerçekten çok birikimli olan az insandan biridir.


    (abendrot - 25 Temmuz 2006 12:58)

Yorum Kaynak Link : semir aslanyürek